İçeriğe geç

Descartes der ki: “İnsan, her şeyi ile sınırlıdır. Sınırlı olan bir şey, sınırsızı düşünemez.” Allah ise, varlığı sınırsızdır; nâmütenâhîdir. Binaenaleyh, sınırlı düşünen insanoğlu O’nu ihata edemez.

Alman edibi Goethe: “Seni bin bir isminle anıyorlar, ey Mevcud-u Meçhul! Bin değil, Seni binlerce isminle ansam, yine de Seni senâ etmiş sayılamam. Çünkü Sen, her türlü tavsifin verâsındasın.” sözüyle, bu Mevcud-u Meçhulü anlatır bize…

Mütefekkirler; Allah’ı, mevcut fakat idrak edilmez bir mevcut olarak mütalâa ederler. Allah, insanın kavrayabileceği, bilebileceği şeylerden değildir. Göz, O’nu göremez, kulak O’nu işitemez. Öyle ise, sen, O’nun hakkında sadece nebilerin talimine uyup öylece inanmalısın!..

Allah nasıl bilinir ki! O vücudun da, ilmin de ilk mebdei, ilk illetidir. Varlığımız, O’nun varlığının nurunun gölgesi; ilmimiz, O’nun muhît olan ilm-i ilâhîsinin bir şemmesidir. Evet, bir seviyede, Allah’ı bilmenin ve irfan sahibi olmanın yolu vardır: Ne var ki bu yol, eşyayı bilme yolundan bütün bütün başkadır… Yanlış yolla O’nu tanımaya kalkanlar, nefislerinin gururunu kıramamış, iç müşâhedenin ne olduğunu duyamamış, tadamamış bir kısım tali’sizlerdir ki; “Allah’ı aradım da bulamadım.” hezeyanıyla fen ve felsefe namına dalâletlerini izhar ederler.

Allah öyle bir Allah’tır ki, gerek enfüsî ve gerekse âfâkî, kalb ve ruhun miracında seyr-i ruhî ve kalbî varlığını ve varlığının zarurî olduğunu gösterir ve ruhumuzun derinliklerinde kendini bize hissettirir. İşte bütün ilimlerimizin kökü olan bu vicdanî duygu; bizdeki sınırlı ilimlerin, şuurların, akılların, fikirlerin hepsinden daha kuvvetlidir. Böyle iken, biz çok defa vücudumuzdan ve bu iç sezişten zühul ederiz de hata ve dalâletlere düşeriz.

19