Bütün peygamberler Arap Yarımadasından zuhur ettiğine göre, peygamber gönderilmeyen diğer kıtalarda yaşayanları inanç ve amel açısından mesul tutmak nasıl hak ve adalet olur?
Bu sualin iki yönü var:
1- Peygamberlerin yalnız Arap Yarımadasından zuhuru ve diğer kıtalarda hiçbir nebinin gelmeyişi.
2- Kendilerine peygamber gönderilmeyen milletlerin azaba uğratılmasının adalet olmayacağı hususu.
Şimdi sırasıyla her iki hususu da ele alalım. Ancak daha önce, insanlar arasında nebinin yerine dikkati çekmekte fayda, hatta zaruret olduğu üzerinde duralım.
Peygamberlik, üstün bir pâyedir. O, insanın öz yüceliğinin Hak’tan halka eğilmiş bir dalı ve tabiat içinde, tabiatın verâsını yaşayan varlığın gönlü ve dilidir. Onda hem bir seçilme ve yükseltilme, hem de gönderilip vazifeli kılınma vardır. Dâhilerde olduğu gibi, nebi, sadece yüce bir dimağ, eşya ve hâdiselere nüfuz eden bir istidat değildir. O, bütün melekeleriyle faâl, ceyyid, devamlı dalgalanan ve her dalgalanışta yeni bir arşiye çizen, gökler ötesine yükselen meselelerine ilâhî esintilerden tahlil bekleyen, eşyanın ötelerle birleşme noktası sayılan ufuk insandır.
Onda, cisim ruha, akıl kalbe tâbi; nazar, isimler ve sıfatlar âleminde; kadem, nazarın ulaşabildiği her yerde ve onunla beraberdir…
Nebide, duygular en son tomurcuğuna kadar inkişaf etmiş; görme, duyma ve bilme tabiî sınırların çok ötelerine yükselmiştir. Onların görmelerini çeşitli dalga boylarıyla izah etme imkânı olmadığı gibi, duyup işitmelerini ses dalgalarıyla izah etmek de mümkün değildir. Hele bizim tahlil ve terkip ölçülerimiz içinde onların tabiat cidarlarını zorlayan ilimlerine erişmek asla kimseye müyesser olmayacaktır.
İnsanlık, onlar vasıtasıyla varlığa nüfuz edip eşyayı keşfedebilir. Onların irşat ve talim dairelerinin dışında ne eşya ve hâdiselere mükemmel bir nüfuz, ne de tabiata isabetli bir müdahale asla mümkün olmamıştır ve olamaz da…