İçeriğe geç

Tabiatın esrarı ve ondaki ilâhî kanunları beşere hediye etmek, onların birinci dersidir ve bu ders mübtedîlere has bir derstir. Bunun ötesinde ise varlık âlemini, varlığına şahit gösteren Yüce Yaratıcı’nın, isim ve sıfatlarını bildirme; idrak edilmez Zât’ı hakkında ölçü ve incelerden ince temkin… Eğer bütün bu âlemleri elinde tutan; zerrelerden nebülözlere kadar hükmünü ve sözünü geçiren, onları tesbih daneleri gibi evirip çeviren, hâlden hâle ve şekilden şekle sokan bir Muhteşem Kudret ve İrade Sahibi’yle, O’na verilecek unvanlar ve isnat edilecek hususlar hakkında, nebilerin apaydın beyanları olmasaydı, ne O’nun hakkında doğru bir söz söylemek, ne de doğru düşünmek mümkün olmayacaktı.

Demek ki nebi, eşya ve hâdiselerin içine girip bütün bir hayatı bize ders verdiği gibi, her şey ve her hâdisenin en birinci dersi olan Muhteşem Yaratıcı’yı, Muhteşem Kudret ve İrade Sahibi’ni, isim ve sıfatlarıyla -Zât-ı Ulûhiyeti arasındaki ince muvazene ve sırlı münasebete riayet ederek- anlatan da yine odur.

Öyle ise, zeminin hiçbir kıtasının ve zamanın hiçbir parçasının onların feyiz ve nurundan mahrum kaldığına ihtimal verilmemelidir. Nasıl verilir ki; onların irşat dairelerinin dışında, varlık âlemine dair, şimdiye kadar ne duru bir hüküm verilebilmiş, ne de felsefenin şüphe, tereddüt ve tenakuz dolu sisli atmosferinin üstüne çıkılabilmiştir.

Esasen; her kıta ve her devrin, bir peygamberin vesâyâsı altında bulunmasını, akıl, hikmet ve Kur’ân müştereken teyit etmektedirler. Hem de aksine ihtimal verilemeyecek şekilde…

66