İşte İslâm; köleye, benlik, insanlık şuurunu kazandırmakla işe başlamış, onun inhiraf etmiş ruhuna muvazene getirmiş; kalbine hürriyet anlayış ve aşkını yerleştirmiş; âdeta “İste vereyim.” der gibi yapmıştır. Sonra da, hayata salıvermiştir. Zeyd b. Hârise’nin yetiştirilip hürriyete kavuşturulması ve arkasından da soylu bir kadınla evlendirilmesi, sonra, içinde eşrafın da bulunduğu bir İslâm ordusuna kumandan tayin edilmesi, kademe kademe plânlanan hedefin gözetilmesinden başka bir şey değildir.
Bilâl-i Habeşî’nin (radıyallâhu anh) ilk saflarda yerini alması, Huzeyfe’nin kölesi Sâlim’in (radıyallâhu anh) Müslümanlar nazarında gıpta edilecek bir mevkide olması, Selman-i Pâk’in Ehl-i Beyt-i Resûlullah’tan sayılması, kölenin Müslümanlıkta ve Müslümanların hanelerinde ne hâl aldığının canlı misalleridir. Bunları yüzlerceye iblağ edebiliriz. Ancak soru-cevap mevzuu içinde bu kadar kabarık muhteva sıkıcı olur mülâhazasıyla kısa kesiyorum…
Hulâsa olarak diyebiliriz ki; İslâm köleliği vaz’etmedi; bilâkis onu tadile koyuldu ve kurutma yollarını gösterdi. Şayet harplerin döküntüsü esirler ve bir kısım sefil ruhların bunu teşvik ve terviçleri olmasaydı, kölelik İslâm’ın muallâ bünyesinde, tenkit edildiği şekliyle asla pâyidâr olamazdı. Zaten, zarurî olarak karşısına çıkan kölelik için de o, ahkâm vaz’ etmişti ve onu arz edildiği şekilde sefalet ve perişaniyetten; mazlumiyet ve mağduriyetten halâs ederek, mutlak hayra ve mutlak güzele yöneltmişti.
İslâm’ın başlattığı ferdî köleliği kaldırma hamlesiyle bugün bu cins kölelik artık kurutulduğu gibi, devlet ve milletlerin köleliklerinin de sona ermesi niyaz ve dileği ile sözlerime son veriyorum.