Tasavvur dünyası bu denli bozulmuş bir neslin, heva ve hevesten kurtulması, zihin ve düşüncede istikamete ermesi oldukça müşkil, belki de imkânsızdır.
Onun için, neslimize, bugüne kadar varlığımızı ona borçlu olduğumuz esaslardan müteşekkil bir terminolojinin belletilmesi ve fikir hayatında sistemli ve müstakim düşünceye ulaştırılması şarttır. Yoksa, bu maymun iştahlılık ve:
M. Âkif
İlhada diğer bir sâik de, her şeyin mubah görülmesi, “ibâhilik” ve mevcut her şeyden istifade edilmesi düşüncesidir. Dünya nimetlerinin bütününden kâm alma felsefesine dayanan bu anlayış, bilhassa günümüzde sistemleştirilerek bir felsefî mektep hâline getirilmiştir. Bize doğru gelirken, ilk defa “libido” ile sarsılan ve ırgalanan haya hissimiz. J. P. Sartre, A. Camus’la yerle bir edilmiş ve harabeye döndürülmüştür.
İnsanı insanlığından utandıran ve daha çok çöplüğe benzeyen bu “ruh sefaleti” felsefesi, nesillere, “İnsanın gerçek yanını aydınlığa kavuşturan bir düşünce sistemi.” diye arz ve takdim edildi. Evvelâ, bütün Avrupa gençliği, daha sonra ise, taklitçi dünya, hipnoz edilmiş gibi bu akıma koştu. İnsanlık, onda, komünizmle güdükleşen benlik ağacının, yeniden serpilip gelişeceğini ve kendi kendine ereceğini zannediyordu. Heyhât! O, son bir kere daha aldatıldığının farkında değildi.
İşte, Yaratıcı’yı kabuldeki, haramlar ve mubahlar inancı böyle alabildiğine soysuzlaşmış ve yılışıklaşmış neslin, her şeyden kâm alma felsefesine ters geldiği için; o, kendini ilhadın kucağına atmakta ve onda Hasan Sabbah’ın yalancı cennetlerini bulmaya çalışmaktadır.