Meselâ, O Yüce Zât, iklimlerin değişmesi gibi çok büyük bir hâdiseyi, bizim nefes alıp vermemize bağlamış olup da, dese ki; “Eğer dakikada, şu miktarın üstünde nefes alıp verirseniz, bulunduğunuz yerin coğrafî durumunu değiştiririm.” Bizler, tenasüb-ü illiyet prensibi açısından nefes alıp-verme ile, iklimlerin değişmesi arasında bir münasebet görmediğimiz için, yasak edilen şeyi işlesek; o da, vaadettiği gibi iklimleri değiştirse, takatimizin çok fevkinde dahi olsa bu işe biz sebebiyet verdiğimiz için suçlu da biz oluruz.
İşte bunun gibi, herkes elindeki cüz’î irade ve ihtiyarıyla, sebebiyet verdiği şeylerin neticelerinden ötürü ya suçlu sayılır ve muaheze görür veya vefalı sayılır mükâfata mazhar olur.
Binaenaleyh ölüme sebebiyet veren de suçlu olur; ulu dergâhta affedilmediği takdirde de mutlaka muaheze görür.
Şimdi biraz da meselenin ikinci şıkkı üzerinde duralım. Yani Yaratıcı’nın her şeyi çepeçevre içine alan ilmiyle, insan iradesinin tevfik edilme keyfiyetini…
Allah’ın ilmine göre bütün varlık ve varlık ötesi her şey, sebep ve neticeleriyle iç içe ve yan yanadır. O noktada, önce-sonra; sebep-netice; illet-mâlul; evlât-baba, bahar-yaz bir vâhidin iki yüzü hâline gelir. Ve yine o ilme göre sonra, önce gibi; netice, sebep gibi; mâlul de illet gibi bilinir ve hükmedilir.