Nizamülmülk medreseleri, mescit viladetli ilim yuvalarının en düzenlisi sayılabilir; zira oralarda bir taraftan Gazzâlî’nin getirdiği ruh ve mânâ temsil ediliyor, diğer taraftan, çağın ilimleri değerlendirilip tamim edilmeye çalışılıyordu. Akıllar, fen ve tekniğe ait ilimler ile, kalbler dinî ilimlerle nurlandırılıyor, talebenin himmeti coşturuluyor ve bu kalb-kafa izdivacından İbn Sinalar, Râzîler, Birunîler, Battanîler, Zehravîler yetişiyordu.
Bunlardan her biri kendi sahasında ve önemli bir konuda başı çekiyor; kimisi astronomiyi geliştiriyor, kimisi fizikte kanunlar koyuyor, kimisi de o devirde, iptidaî vasıtalarla, “sinüs”, “kosinüs” prensipleriyle arzın çevresini ölçmeye çalışıyordu. Ve yine o devâsâ insanlar Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğünü, hem de tam 700-800 sene evvel ortaya koyuyordu ki, o günlerde henüz Copernic ve Galileo’nin yedinci dedesi bile mevcut değildi. Cihanın garbı vahşetler içinde yüzerken, bizim aydınlık dünyamızda, hidrolik sistemle çalışan araçlardan saatlere, onlardan da iptidaî robotlara kadar, ancak son asırlarda tanıyabildiğimiz bir kısım teknolojinin ürünleri, şurada-burada âdiyattan nesneler olarak teşhir ediliyordu. Karaamidli (Diyarbakırlı) Ebu’l-İz el-Cezerî, 800 sene önce hidrolik sistemle pek çok otomatik eser ortaya koymuştu. Ta o zamanlar biz, yaptığımız robot atlara hareket kabiliyeti verirken, Batılılar henüz saatin işleme keyfiyetini bile bilmiyor ve “Acaba içinde cin mi var?” diyorlardı. İşte o devirde medrese bu denli çağının önündeydi…