Görülüyor ki bu dönemde hem tekye, hem zaviye hem de medrese tam tekmil fonksiyonunu eda ediyor. Ne var ki gün geliyor, bu muhteşem devir de kapanıyor. Artık medrese yeni bir şey bulma, yeni bir şey verme yerine, eskilerin nakliyle meşgul olmaya başlıyor. Meselâ, İbn Sina, Battanî ve İmam Gazzâlî ne dediler diye, onlara şerhler, haşiyeler yapmakla iktifa ediliyor. Tabiî, böyle bir medreseden de artık ne İmam Gazzâlî ne de Battanî çıkar oluyor. Her yanı papağan gibi öncekilerin fikirlerini söyleyen kimseler işgal etmişti. Gerçek ilim adamı yetişmediğinden dolayı da ufkumuz kararıyor, yolumuz tıkanıyor. Her taraf birer karadelik hâline geliyor ve bu karadelikler milleti yutuveriyor.
Bugün olsun tarih önünde her şeyin hakkını vermek mecburiyetindeyiz. Onun için diyoruz ki, gerçekten 10-12 asır tekye ve zaviye fonksiyonunu tastamam eda ederek Anadolu’yu nura gark ettiği gibi insanların sinelerini de aşkla şevkle coşturan bir altın çağdı. Bilmem ki, yıkılış dönemimizde, tekye ve medrese aynı seviyede miydi..? İçlerinde, yerde dururken Arş-ı A’zam’ı müşâhede eden var mıydı? Cemaat-i İslâmiye onların temsilinde miydi..? Yoksa sadece, eskilerin yerini onlara ait kerametleri söyleyerek teselli olan insanlar mı almıştı? Dinî hayat sırf bir folklor, medreseler “Kîl ü kâl yuvası”, tekyeler, zaviyeler de sadece merasim yapılan yerler hâline gelmişti ise bu iş çoktan bitmiş sayılırdı.
Evet, medresenin belli zamandan sonra fonksiyonunu eda etmediği rahatlıkla söylenebilir. O, aldığı şeyleri koyun gibi hazmedip süt hâlinde çömezlerine verdiği sürece vazifesini eda ediyor sayılırdı.. ve bu süre hiç de kısa değildi.