Hz. Âişe hane-i saadete girdiğinde, belki rüşdünü yeni idrak ediyordu. Erkek olarak Allah Resûlü’nden başka kimseyi görmemiş ve tanımamıştı. Günah onun ruhuna hiçbir zaman misafir olmadı. Hayaline Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir insan da girmemişti. O Allah Resûlü ki, O’nun silüetinde daima Hak (celle celâluhu) mütecellî idi. Demek ki o müstesna kadın Hakk’ın (celle celâluhu) tecellîsinden başka bir yere bakmamış ve Hak’la (celle celâluhu) bu denli bütünleşmişti.
Mir’ât-ı Muhammed’de daima Hakk’ı (celle celâluhu) müşâhede ediyor ve düşüncesiyle ötelerin yamaçlarında geziyordu. Gözü gönlü itminan içinde ve doygundu. Bulunduğu eve sağanak sağanak vahiy yağıyor; zaten ilham yüklü bulutlar çatıdan hiç mi hiç eksik olmuyordu. Yusuf’un güzellik dileneceği bir efendiye sahipti ve bir gün bunu ifade etmişti. “Mısır kadınları Yusuf’u görünce ellerini kestiler; eğer benim Efendim’i görselerdi ellerindeki bıçakları kalblerine saplarlardı.”
İbadetteki hassasiyeti ise herkesçe müsellemdi. Onun bir vakit namaz veya bir günlük oruç -kadınlık hâllerinin dışında- borcu yoktu. Ve bütün bunların yanında o, Allah Resûlü’nün en çok sevdiği insan olma pâyesine ulaşmıştı.
Şimdi bütün bu dediklerimizi ve daha yüzlerce denebilecek şeyi bir araya getirin.. Hz. Âişe Validemiz’in büyüklüğünü anlamaya çalışın. Sonra da şu tabloya ibretle bakın: