İçeriğe geç

Eğer heyecanlarımız, iç burkuntularımız ve gözyaşlarımız, Kur’ân’ın talep ettiği ölçüde ve onun istediği keyfiyette değilse, bizim kendi kendimizi kınamamızdan ve levmetmemizden daha normal ne olabilir ki?

Evet, boyunduruğun yere konduğu şu dönemde, din-i mübin-i İslâm’ı i’lâ etmek için koşup cihad etmiyor veya edemiyorsak; küfrün savleti altında ezildiğimiz bir dönemde, hakkı batılın satvetinden kurtarmak için uykularımız kaçmıyor ve ciddî bir ızdırap duymuyorsak, kınanacak birisi varsa o da biziz. Ve bu mevzuda herkes kendini ayıplamalı ve kendine levmetmelidir.

Biz bu kapının azat kabul etmez köleleriyiz. Hizmet kapısından asla ayrılamayız. Zaten gidecek başka kapı mı var ki ayrılıp oraya gidelim? Sonuna kadar diretecek ve asla bu kapının eşiğinden yüz çevirmeyeceğiz.

Allah’ın (celle celâluhu) veli kullarından biri, senelerce Rabb’e kullukta bulunur. Nice müridler yetiştirir. Yetiştirdiği her müridin bir gün gelir ki gözünden perde açılır ve şeyhinin durumunu müşâhede eder. Ne acıdır ki Levh-i Mahfuz’da şeyhleri “şakî” olarak yazılmaktadır. Bir bir onu terk ederler. Sonunda sadece sadık bir mürid kalır.

Durumu çok iyi bilen; fakat bir ders daha vermek için sabırla olanları seyreden şeyh bu müride sorar: “Arkadaşların niçin dergâhı terk ettiler; artık gelmiyorlar.” Mürid, utanarak, hicap ederek cevab verir: “Efendim, der. Sizi şakî olarak gördüler ve onun için halkayı terk ettiler.” Şeyhin dudaklarında buruk bir tebessüm belirir. “Yavrum, der, ben onların daha henüz gördüklerini kırk seneden beri görmekteyim. Ama başka kapı mı var ki oraya gideyim?” Şeyhin bu sözü semayı ihtizaza getirir. Levha birden değişmiştir. Şimdi o, elden ele bir gül gibi koklanan bir mutlu ve bir saiddir.

106