Arz ettiğim bu husus meselenin bir yanıdır. Meselenin bir diğer yanı ise şudur: Bizler, dünya ve ahiret saadetimizin esası olan İslâm’ı kendi aramızda ihya etme vazifesi ile muvazzafız. İhlasın gereği de budur. Biz, bize düşen vazifeyi yapar, şe’n-i Rububiyetin gereğine karışmayız. Nitekim Mele-i a’lâ’da nelerin olduğunu, nelerin münakaşasının yapıldığını da bilemeyiz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Rabbim gece bana göründü ve “Ya Muhammed, Mele-i a’lâda şu an neyin münakaşası yapılıyor, biliyor musun?” dedi. Ben, “Bilmiyorum Yâ Rabbi” dedim. Bunun üzerine elini iki omzumun arasına koydu, serinliğini iki kürek kemiğim arasında veya göğsümde hissettim. O anda bana mağrib ile maşrık arası inkişâf etti, her şeye muttali oldum. Daha sonra, “Ya Muhammed!” diye bana seslendi. Ben de “Buyur Rabbim, emrine âmâdeyim.” dedim. Şöyle ferman etti: “Mele-i a’lânın sakinleri şu anda hangi konuyu müzakere ediyorlar, biliyor musun?” “Dereceler ve keffaretler konusunda.. camiye, cemaate yürüyerek gelme.. her türlü zorluğa rağmen tastamam abdest alma.. bir namaz bittikten sonra şevkle bir sonraki namazı bekleme konusunda…” dedim. Kim böyle yaparsa hayırla yaşar, hayırla ölür ve her türlü hata ve günahlarından sıyrılarak annesinden doğduğu gün gibi tertemiz olur.”135