Her şeye rağmen ayrılıp gidenler olmuşsa, bundan sonra yapılacak şey irtibatın devam ettirilmesidir. Böylesi arkadaşlar, yaptıklarından dolayı asla kınanmamalı, kusurlu insanlar gibi üzerlerine gidilmemelidir. Onlar bir hata işlemişlerdir; bu hataya ikinci bir hatanın ilâve edilmesine imkân verilmemeli, hatalar, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) usulüyle çözülmelidir. Allah Resûlü fertlerin kusur ve kabahatlerini, sanki o hata toplumun hatasıymış gibi, umum toplum içinde ders vermek suretiyle giderirdi. Yani biri bir kusur işlemişse, o şahsı söz konusu etmeden, onu karşısına almadan, perdeyi yırtmadan o kusur ve fenalıkları anlatırdı. Kusurlu şahıs da rencide olmadan toplum içinde dersini alırdı. Efendimiz’in, kabahat işlemiş bir avuç insanın kusurunu nasıl giderdiği mevzuunda Devr-i Risalet-penahiden bir misal arz edeyim:
Mekke fethedilince, madde plânında Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mücadelesi tamamlanmıştı. Bu noktada, Efendimiz’in vazifesi de bitiyordu. O bakımdan ashabına, Cenâb-ı Hakk’ın verdireceği son dersler vardı. İslâm’ın nazil olan son hükümlerini bizzat icra ediyor, tenfiz buyuruyordu. Bu arada Huneyn’den elde edilen ganimetten Mekke’nin ileri gelenlerine büyük paylar vermişti. Ganimet alan kimseler, Akra İbn Hâbis, Ebû Süfyan, Safvan İbn Uyeyne gibi o güne kadar Allah Resûlü’nün en büyük hasmı olarak karşısına çıkmış kimselerdi. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), fetanet-i uzmâ ve muhteşem bir dimağa sahipti. Orada düşmanlarının dilini tutuyor, İslâm’a karşı kalblerini yumuşatıyordu ki, Kur’an’ın ifadesiyle bunlar “müellefe-i kulûb”dü. Efendimiz’den böylesi bir cemileyi görenler şöyle diyordu: “Vallahi bu zat, olsa olsa peygamber olur. Çünkü başkasının bu kadar cömert olması düşünülemez.”177