Milletlerin hayatında da aynı şeyler bahis mevzuudur. Yükselme devresi sona erdikten sonra millet; duygusu, düşüncesi, kılığı ve kıyafetiyle yavaş yavaş değişir. Topkapı, Dolmabahçe olur. Arkadan Çırağan gelir, yetmez Yıldız yapılır. Lüksün, zevkin ve sefahatin yerleri birbirini takip eder gider. Daha sonra eğlencelere dalarlar, bunu gaflet takip eder ve ardından Allah’ın gazabı gelir. Bu âkıbet her milletin tarihinde vardır ve insanlık, var olduğu günden bugüne bu akıbetten kurtulamamıştır. Ancak biz, bu sürecin en uzununu yine Müslümanlıkta görüyoruz. Mesela, Râşid Halifelerden sonra gelen Emevilerin içinde birçok sefih ve ahlâksız yönetici olmasına rağmen, devlet bünyesi çok sağlamdır. Gerek halk, gerekse ordu dimdik ayaktadır ve bu sebeple Emeviler uzun zaman ayakta kalabilmiştir. Bu durum nispeten Abbasiler için de geçerlidir. Ancak Râşid Halifelerden sonra bünye olarak en sağlam devlet Osmanlılar olmuştur. Bunu kimse inkâr edemez. Saffet, sadelik ve duruluk Osmanlı’da uzun zaman devam etmiştir. Fakat hayatlarında ihtişam, debdebe, lüks ve israf başlayınca onlar da yıkılıp gitmişlerdir.
İşte ‘Lale Devri’ böylesi bir hayatın yaşandığı bir devir olmuştur. O devirde Gazi Giray gibi gazaya giden insanlara dem tutma yoktur. Nedim’in “sadâbâd”ları, beşerî duyguları, behîmî arzuları kamçılayan şiirler ve yazılar vardır. Bu bir baş aşağı gitme devresidir. Osmanlılar böyle bir duruma düşmeyebilirler miydi? Bu mevzuda bir şey söyleyemeyiz. Ama ömürlerini uzatabilirlerdi. Dişlerini sıkıp fikir adamları yetiştirebilselerdi, padişahlar orduyla beraber gazaya çıkmaya devam etselerdi, askere yüce idealler aşılanabilseydi, devre göre eğitim müesseseleri açabilselerdi, yüksek tahsil yapan kimselere yüce duygular ve idealler aşılanabilseydi, ömürlerini belki biraz daha uzatabilirlerdi. Ne var ki hakikatte Osmanlı da devresini tamamlamıştı.