İster, yenilikleriyle her zaman ayrı bir düşünce ve zevk ufkunda seyahat eden yeniler, ister eskimeme büyüsünü elde etmiş ve yeni kalmanın bütün avantajlarını değerlendiren işin içindekiler ve kadîmler, her gün bize ait güzellikleri bir kere daha, tıpkı güneşin tulûu gibi yepyeni bir günün neşvesiyle duyar, her zaman arzın ve arzdakilerin, göklere ve gökler ötesine vefasını düşünür, vefasını soluklar.. soluklar, sonra da iman ve imanın vaad ettiği ukba dalga boylu ışıklar altında ümitle, sevgiyle gerinir, saygıyla, heybetle ürperirler.
Hemen her zaman, göklerin ve yerin barışık ve iç içe olduğu bu âlem, sık sık bütün vâridâtıyla sevdiğimiz Zât’ın teveccühü gibi ruhlarımıza siner ve öyle büyüleyici bir güzelliğe bürünür ki, bazen ihatalarımızı aşan ve fizikî dünyalara sığmayan bu ledünnî mazhariyetleri birer rüya sanır ve bu tatlı rüyadan uyanıp da her şeyin uçup gideceği endişesiyle titreriz.
Hele bazen, her yanı bilinmedik şekilde ekstra mevhibelerin sardığı dakika ve saatlerde, gün ve gecelerde her şey birdenbire farklılaşır.. umumî atmosfer göklerle rekabet ediyor gibi bir füsuna bürünür.. ve bu nuranî atmosferde fizik ötesi derinliklere ulaşan ruhlar ve mekânda lâmekânîleşen duygular, başlarını, bizi ruhanîlerden ayıran sınırların verasına uzatır, orada miracın gölgesini yaşar ve ukba üveyikleriyle söyleşirler.