Orta Çağ’da kilise, faiz aleyhinde şiddetli beyanatlar vermiş ve tefecilikle çok ciddî kavgaya tutuşmuştur. Ancak feodalizmin zayıflaması ve ticarî kapitalizmin gelişmesi karşısında faizi meşrulaştırmak zorunda kalınmış ve –maalesef– konu kitaplara bu şekliyle geçmiştir.
Hususiyle sınaî kapitalizmin gelişmesiyle, Batıda faiz karşısındaki direnişler bütünüyle gevşemiş ve faiz herkes tarafından kabul edilir bir realite hâline gelmiştir.
2. Faiz Teorileri
Faizi açıklamaya çalışan çok sayıda teori geliştirilmiştir. Bunların hemen pek çoğu, sermayenin kaynağının tasarruf olduğu konusunda ortak bir görüşe sahiptirler. Ayrıldıkları nokta ise, faizi meşrulaştıran dayanaklardır.
Meselâ Ricardo,özendirmeyi esas alır. Ona göre, parası alınıp işletilen tasarruf sahibine belli bir pay verilmelidir ki, kişi tasarrufa özendirilmiş olsun.
Hâlbuki Keynes, bu görüşün tamamen karşısındadır. O, “Tasarruf sahibini, tasarrufa sevk etmek için özendirmeye ihtiyaç yoktur. Hem fert hem de cemiyet tasarrufa kendiliğinden meyillidir.” düşüncesindedir.
Meseleyi tamamen para ile alâkalı olarak değerlendiren Keynes’e göre faiz, parayı nakit olarak elde tutmaktan (likidite tercihi) vazgeçirmek için insanlara ödenen bir fiyattır.
Senior’a göre faiz, fedakârlığın bir bedelidir. Zira tüketici perhizkâr davranmakta ve tasarruf yapmaktadır. Bu da sermaye arzını meydana getiren bir davranıştır. Sermaye talebi ise sermayenin üretken ve verimli oluşundan kaynaklanmaktadır. Bu verimlilikten sermaye sahibinin de yararlanması gayet normaldir. Böylece o, yaptığı fedakârlığın karşılığını görmüş olacaktır.
Marshall ise faizi, beklemenin bedeli olarak değerlendirmektedir. Fert, elindeki tasarrufu bir başkasına vermekte ve belli bir süre beklemektedir. Öyle ise onun bu bekleyişinin bir bedeli olmalıdır.