İçeriğe geç
12. Bölüm

D. Mülkiyet

Hayatı ihata eden bütün meseleler, İslâm’da kendi orijini içinde farklı bir keyfiyeti haizdirler. İktisadî ve ticarî meseleler için de aynı şey söz konusudur.

Evet, İslâm, bu konuya da yine tevhid anlayışı içinde yaklaşır ve her şeyde müntesiplerinin iç ve dış dünyalarını tevhid ile mamur hâle getirmeyi hedefler.

Yani kul, iç sıkıntılarını ‘Allah’ diyerek atabildiği gibi, toplum da değişik sıkıntıları لَهُ الْمُلْكُ“Mülk Allah’ındır.”1 anlayışıyla aşabilir ki, İslâm’ın iktisat anlayışı da bu temel düşünceye dayanmaktadır.

Mülk Allah’a ait olduğu gibi, hamd ve senâ da O’na mahsustur. Öyle ise ne baronların ne feodal beylerin ne bir ucu devrimize kadar uzayıp gelen kapitalistlerin ne de proletarya sınıfının mülkün gerçek sahibi olması söz konusudur.

Her şey Allah’ın olduğu gibi yeryüzü de O’nundur. Ve O, er geç yeryüzüne iç ve dış salâha ermiş kullarını vâris kılacağını beyan buyurmaktadır.2 Bu, Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen ve asla değişmeyecek olan kanunu ve âdet-i sübhaniyesidir.

Esasen hakikî mânâda yeryüzünün hâkimi Allah’tır. Ancak O, geçici olarak beşer eline itibarî ve izafî bir hâkimiyet vermiştir; vermiştir ama dikkat edilecek olursa, bu itibarî hâkimiyette dahi yine hep O’nun hükümranlığı müşâhede edilmektedir.

Şu kadar var ki, insanlar Allah’a yaklaşmaları ve kurbiyetleri nispetinde bu hâkimiyete ehil hâle gelirler. Allah (celle celâluhu) da onları bir ölçüde hakem kılar, onlar da vekâleten hükmederler. Muvakkaten yeryüzünde söz onlara ait olur. Milletler arasında nizâ olduğunda onlara başvurulur. Tıpkı Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali’ye başvurulduğu; Selâhaddin’e, Kılıçarslan’a, Alparslan’a, Fatih ve Kanunî’ye müracaat edildiği gibi…

234