İçeriğe geç

Baştan beri söylediklerimizi kısaca özetleyecek olursak, İslâm dini, malî ve iktisadî hayatı tevhid inancına göre ele alıp öyle değerlendirmiştir. Mülk bütünüyle Allah’ındır. İnsanlar o mülkte ancak geçici olarak tasarruf hakkına sahiptirler. Onlara bu hakkı veren de yine Allah’tır.

Mal kazanma, insan fıtratında var olan cibillî bir duygudur. Kâinat nizamını kuran Allah (celle celâluhu), insanla kâinat arasında bir münasebet vaz’etmiştir. Kâinat, bir kitaptır. İnsan ise onun fihristidir. Bu kitap ve bu fihrist arasındaki münasebeti bize şerh ve izah eden de Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan’dır. Evet, Kur’ân bize fıtrî kanunları anlatıp izah etmektedir. Öyle ise, onun emir ve nehiyleri insanî fıtratla asla çatışmayacaktır/çatışmamaktadır.

Cenâb-ı Hak, insanın mahiyetine yerleştirdiği duygularda nice hikmet ve maslahatlar gözetmiştir. Mal ve mülk tutkusu da bu duygulardan birisidir. Öyle ise, hem insana böyle bir duygu verilsin hem de dünyayı düşünmekten menedilsin, böyle bir tezat ilâhî sistem açısından mümkün değildir.

Hiçbir fert, hiçbir karîha ve hiçbir deha, insan ve kâinat arasındaki münasebeti tam olarak kavrayamaz. Kavrayamadığından dolayı da onlara ait düşünce ve sistemlerde fıtratla zıtlaşmaktan kurtulamaz. Kur’ân’dır ki, bu zıtlaşmayı ortadan kaldırmıştır.

Yoksa bütün akılları üst üste yığsanız, feylesofların mahzen-i esrar fikirlerine müracaat etseniz ve bütün ilim adamlarının ilim adına ileri sürdükleri düşünceleri değerlendirseniz; sonra da hayatı bunlara göre tanzime çalışsanız, asla fıtrat kanunlarını yakalayamayacak ve sayısız noktalarda fiyasko ve falsolar ile karşılaşacaksınız. Bilmem ki, artık burada meselenin müşahhasıyla konuyu uzatıp vakit israf etmeye gerek var mı?

251