Tavanıyla, tabanıyla hakikî mânâda Allah’ın halifesi hâline gelmiş bir cemiyet ve millet, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına götüren yolun temsilcisidir. Bunda hiç kimsenin zerre kadar şüphesi olmamalıdır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen kanunu hep böyle devam edegelmiştir.
Hükümler, kader âleminde verilir. Ancak, uygulama içtimaînin şartları ve kaidelerine göre yeryüzünün halifesi hâline gelen bir millet tarafından yerine getirilir. Artık hakkında hükmedilen millet ve devletler için verilen hükümlerden kurtuluş da yoktur.
Bazen bu hüküm, herhangi bir milletin hürriyetinin elinden alınması şeklinde olur. Bazen, bir millet içtimaî coğrafyadan silinme cezasına çarptırılır. İnfaz eden ise hep aynı millet veya salâhını ispat etmiş bir kısım milletler topluluğudur.
Yeryüzüne ancak salih kimselerin vâris olacağı hakikati şeriat-ı fıtriye kanunları içinde, “lâ yezâl” (ebediyen) devam edecek ve hiçbir tebeddül ve değişikliğe de uğramayacaktır.
Biz, Müslümanlar olarak Allah’a teslim olur ve başka teslim ve başka teslimiyetleri de kölelik ve esaret sayarız. Böyle bir esaret hayatına her zaman ölümü tercih ederiz. Eğer teslim olup karşısında temenna durduğumuz bizden birisi varsa, bu da netice itibarıyla O’na râci olduğu içindir.
Aslında bizim bu teslimiyetimiz de hep belli sınırlar dahilinde cereyan etmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın sınır koyduğu noktadan öteye, hiç kimseye hiçbir şekilde serfürû etmemiz ve baş eğmemiz söz konusu değildir. Kendimizi Cenâb-ı Hakk’a nispet ederek intisap ve köleliğimizi itiraf ise, bizler için hayatımızın en onur ve şeref verici davranışı sayılır. Bizim için böyle bir kölelik hürriyetin; böyle bir intisap da şeref ve izzetin ta kendisidir.