mesafe var. Allah karşısındaki konumumuza göre bir kulluk tavrı belirlemek ciddi bir cehd ü gayret istiyor. Aksi takdirde hiç farkına varmadan Allah Teâlâ’nın lütuflarını kendimize mal etme gibi bir hataya düşüyoruz ki bu da bir nevi şirk sayılır.
Mazhar Olunan Nimetler
Bizler Cenab-ı Hakk’ın sayısız ve harikulade lütuflarına mazharız. Her şeyden önce yoklukta kalmamış, varlık sahasına çıkmışız. Var olmakla kalmamış, canlı olmuşuz. Canlı olmanın yanında insan olarak yaratılmış; akıl, şuur, irade ile donatılmışız. Bunun yanında Allah Teâlâ’ya kul, Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmet olmakla şereflendirilmişiz. Aynı zamanda din-i mübin-i İslam’ın fesada maruz kaldığı bir zamanda ıslahçılar safında yerimizi almışız. Ömrümüzün geri kalan kısmını başımızı hiç yerden kaldırmadan secdede geçirsek yine de bu nimetlerin şükrünü eda edemeyiz. Fakat bu nimetlerin kadr ü kıymeti bilinemezse bu küfran-ı nimet insanı tepetaklak baş aşağı da getirebilir.Allah Teâlâ bazı şahıslara daha hususi surette lütuflarda da bulunur. Kimilerine mal ü menal, kimilerine makam ve mansıp, kimilerine güç ve iktidar, kimilerine de şan ve şöhret lütfeder. Onlar bu nimetlerin kimden geldiğini bilir ve şükürle nimetlerin sahibine yönelirlerse kazanırlar. Aksi hâlde, sahip oldukları nimetleri kendilerinden bilir ve nankörlük yaparlarsa bu sefer de bunlarla kendilerini mahvederler. Tıpkı kaynaklarda ibretlik hayatlarına yer verilen Bel’am İbn Bâurâ ve Bersisa gibi. Kim bilir tarihte Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve nimetlerini suistimal eden ve bu yüzden de mahvolan nice Bel’am ve Bersisalar gelip geçmiştir.Esasında tarihin uzak köşelerine gitmeye de gerek yok. Günümüzde de Allah’ın güç, iktidar, şan, şöhret ve itibar verdiği niceleri bu imkânları kendilerinden bildikleri için zehirleniyor. Âlemin teveccüh ve alkışına aldanıyor, kibir ve gurura kapılıyor ve kendilerini âdeta bir mihrap hâline getiriyorlar. Her şeyin kendilerine bağlanmasını, her meselenin kendilerine sorulmasını,