saplanırız. Hususiyle inkişafla birlikte gelen refah bizi gaflete düşürür, felç eder. Bize tüccarlık düşüncesi telkin eder, bizi dünya adına beklentiye sevk eder ve kendi hesaplarımızın arkasında koşturur. Biz de zamanla yiyip içip yan gelip kulağı üzerine yatan insanlar arasında yerimizi alırız.Herkes kendini düşünse, dünyaya talip olup onun peşinden koşsa da bu, mefkûre insanları için bir ölçü değildir. Âlemin, sözleriyle, hâl ve hareketleriyle eğri büğrü olması, onların hedeflerine doğru koşmaları açısından bir mazeret teşkil etmez. Bütün insanlar dalalet içinde olsa bile onlara düşen, hidayet yollarını araştırmaktır. Zira başkalarının hidayette veya dalalette olması kabrin öbür tarafında bize ne bir fayda ne de zarar getirir. Allah orada herkese sadece kendi yaptığının hesabını soracaktır.
Mefkûre Topluluğu ve Osmanlı Devleti
Başlangıcından itibaren Devlet-i Âliye’nin hep bir mefkûresi vardı. Osman Gazi tekfurlara karşı bir karakol gibi görev yapmış, çeşitli kırık ve çatlaklıklar içinde kıvranıp duran Selçuklu devletini, Batıdan ve Balkanlardan gelebilecek tehlikelere karşı korumuştur. Bu yönüyle onun üstlendiği görev, Sultan Fatih’in İstanbul’u fethinden geri kalmaz. Belki ondan daha ileridir. Çünkü o, yoklukta varlık cilvesi göstermiş, fitne ve kargaşaların başını alıp gittiği bir dönemde sağlam temeller atmış, bir düzen kurmuştur. Muratları, Fatihleri, Yavuzları, Kanunileri netice verecek bir mübarek devletin temellerini atmıştır. Bütün bunlara rağmen beklentisiz yaşamış, atın üzerinden inmemiş, cihatta askerlerinden geri kalmamış ve ruhunu çadırda teslim etmiştir. Bu yönüyle o, çok müstesna bir insandır. Eda ettiği misyon açısından onun, Halid İbn Velid, Ebû Ubeyde İbn Cerrah, Ukbe İbn Nâfi’den bir farkı yoktur. Aralarında bir üstünlükten bahsedilecekse bu da sahabenin Allah Resûlü’nden aldığı insibağın tesiriyle evc-i kemâlât-ı insaniyeye ulaşmalarından (Allah