Ey Medine varlığına bir peçe Ravzâ!.. Elmacık kemiklerini, güneşe fer veren gözlerine perde yapan nikaplı güzel! Sen bir yere, bir zamana, mahsus olamazsın. Her yerde, her zaman, herkesin gönlünde tek varlık incisi Sen’sin. Öyle ise, İslâm âlemi senden ibaret ve bizler de zerreler ve hücreler hâlinde küllî bir vücud olarak bir çok yönle senden ibaretiz. Artık varlığına gül; güller açılıp âlem bir hoş olsun.Gamzende çiçekler açtıkça açsın ve sâbâ rüzgârı uğradığı her yerde o kokuyu sürünsün gezsin…
Getirdiğin ışığın yeniden yok’u yok etmesini, feleğe varlık dersini öğretmesini senden diliyor ve dileniyoruz. Ola ki, biz de şu dönen dolaplar içinde varlığımızı hisseder ve bu hissi senin meclisinde fedaya koyuluruz…
Köyüne uğramadığımızı yüzümüze vurma. Eğer sıkılmasaydık; kusurlarımızın ağırlığını omuzlarımızda duymasaydık ve şu kayıtlardan ve bentlerden kurtulsaydık, bir Ah! ile huzurunu velveleye verip, gelmişe-geçmişe yeni bir aşk erkânı öğretirdik. Sen’in köyünün bir avuç çakılı cihanlara bedeldir. Toprağını göze sürme yapma, bin sultanlıktan yeğdir; ama bilmem ki vaslını yâd edip, kemiklerimize kadar sızladığımız şu bir kaç bâki dakikaya denk gelir mi? Bütün bu saadetler, Sen’in bütün bir kemiyet ve keyfiyet ölçüsü içinde duyulman; şerha şerha olmuş sinelerde yüz çeşit yaralar bırakıp geçmene hangi saadet mukabil gelebilir?