İçeriğe geç

Peygamberi müjdeleyen, rüzgârlardan nasipli büyük Sa’d’ın babası Hanîf Zeyd, geleceğin ışık menbaından aldığı bir-iki parıltı ile: Lât, Uzza.. Hepsini terkettim! Basireti olan herkes benim gibi yapar. demek suretiyle dağ dağ baskı ve hakaretin üzerinde toplandığı görgüsüz ilk çilekeş ve son demin peygambersiz mü’minidir. Mekânın Efendisi’nin, itibarî bir hattan ibaret olan zamanı bertaraf ederek onun elinden tutmayacağı iddia edilemez. Gökte müjde, yerde nişan! Renk ve ziyanın beklediği atının dizginlerini bu cihet yurduna çevirince, yaşlı küre neş’esinden Kisra’nın sütunlarını yıkar. Onda saadet sonsuz… Onda beşerin beklediği varoluş ümidi… Fakat bütün bunlar ateşten çember içinde.. Bir gül binlerce diken arasında.. Sadre şifa verir bir hâl, göğüs kemiklerini çatırdatan hâdiseler ötesinde… Bir damla âb-ı hayat, ancak develerin iliklerindekini içecek hâle gelen, yanmış ve dudakları patlamışlara veriliyor. Aklın iflâs ettiği en garip nokta; yapılan her şey cana minnet biliniyor. Ayağının ucunu dokunduramayacağın kızgın çakıllar üzerinde, Allah’ın günü sırtüstü yatırılıp, göğsüne kendinden ağır taşlar yüklenen Habbab şöyle düşünüyor: Bu dava çok büyük, bu yük çok ağır; sen çok zayıfsın Habbab! Senin bu işkencelere katlanmanı mı, yoksa Allah’ Resûlü’nün ayağına bir dikenin batması mı? Habbab’lar ölsün, fakat onun ayağına bir diken batmasın!.. Sonra vali bulunduğu zaman etrafındaki ihtişama bakar, eski acı günler içindeki tatlılığı düşünür ve ağlar…

O’nlar inanıyorlardı. Gençliğin en alımlı demlerinde kurtarıcıyı tanıyan, Allah şehrinin muhaciri Ammar ve onun gibi sadece bir-iki bahtiyarın ulaşabildiği mazhariyettir bu…

126