İçeriğe geç

Cenâb-ı Hakk’ı anlama ve anlatma, tanıma ve tanıtma, davranışlarıyla O’na ait olduğunu gösterme herkese düşen bir görevdir. Resûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Kitabullah’ı anlama ve anlatma da yine insana düşen bir vazifedir. Allah ve Resûlü’nün vaz’ettiği prensipleri pratiğe dökme ve onları yaşanır hâle getirme de yine bu vazife cümlesindendir. Şu kadar var ki, aynı zamanda bu vazifeler insanın yaratılış gayesidir de. Demek oluyor ki insan, emr-i bi’l-mâruf yaptığı ölçüde vazifesini yerine getirmiş olacaktır. Ve bütün bunlar, insanın adım adım Cenâb-ı Hakk’ın rızasına kavuşmasını sağlayacak önemli vesilelerdir.

Dürre binti Ebî Leheb (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü hutbe irad ediyordu. Mescide bir adam girdi ve Allah Resûlü’ne, “İnsanların en hayırlısı kimdir?” diye sordu. Allah Resûlü bu soruya şu şekilde cevap verdi: “İnsanların en hayırlısı emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker yapan, çok okuyan, Allah’tan çok korkan ve sıla-ı rahimde bulunandır.”6

Evet, insanların en hayırlısı, mârufu emredip, iyiyi yaymayı dert hâline getiren, gece-gündüz bunun sancısını ve ızdırabını çeken, kötülükten meneden, münkerin neşv ü nemâsına meydan vermemek için elinden gelen her şeyi yapan, gönlünü hep bu duyguya kilitleyen, Allah’tan çok korkan, yaşadığı hayatı şeriat-ı fıtriye ile Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın birleştirilmesi şeklinde yaşayan, yani; Kur’ân’dan fışkıran hakikatlerin bir kavis çizip yükseldiği yerleri birbirine bağlayıp, eşya ve hâdiselere o zaviyeden bakan, sıla-ı rahimde bulunan, insanlara karşı alâka duyan ve şefkatli olan insandır. Bizce vazifeler içinde en mühim olanı da budur.

21