Unutmamalıyız ki bir gün hepimizi cansız bir ata bindirip, karanlık bir çukura indirecekler. Üstümüze toprak örtüp başımıza da bir taş dikecekler. Dost, kardeş, arkadaş, yâr, yârân ve ana-baba kim varsa, bize dünyada iken en yakın olanlar dahil hepsi, bizi orada bırakıp gideceklerdir. Hâlbuki açtığımız o güzel çığırdan gelen sevaplar oluk oluk üzerimize akacak, kabrimizde nurdan seylaplar meydana getirecek; uhrevî âlemimiz ak ve apaydın olacaktır. Bu durumda bizler cismaniyetimiz yönüyle ölmüş olsak bile, dünyada iken attığımız tohumlar itibarıyla, dipdiri ve kıyamete kadar yaşamış olacağız. Düşünün bir kere, Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ebedî âleme göçeli on dört asır gibi bir zaman oldu. Buna rağmen yeryüzünde O’nun kadar diri, O’nun kadar canlı ve her gün hasenât defterinin bütün sayfaları baştan sona açılan ve asla kapanmayan o ölçüde kim vardır? O’ndan sonra da, derecesine göre içtimaî yapıya altın kerpiçler koyanlar gelir ki, bu işin de şimdiye kadar milyonlarca namzedi olmuştur; olmuştur ve hepsi de vesile oldukları oranda sevaba hak kazanmışlardır. Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, bu denli engindir. Yeter ki insan, kendini o rahmete ulaştıracak yola girmiş olsun.
Efendimiz bir hadislerinde:
“Herkesin amel defteri vefatıyla kapanır, mühürlenir. Ancak murabıtın amel defteri kıyamete kadar nemalanır durur.”13 buyururlar.
Evet “murabıt”; kendisini hak yoluna adamış, davasından başka hiçbir şey düşünmeyen insandır. O, memleketine sızacak bütün tehlike deliklerini tıkamayı hayatının gayesi edinmiş ve bununla beraber kendisine akseden yümün ve bereketi de, başkalarına intikal ettirmeyi en büyük vazife telakki etmiştir.
Dipnotlar
- 13 Tirmizî, fezâilü’l-cihâd 2; Ebû Dâvûd, cihâd 15; Dârimî, cihâd 33.