Hükümdar, onları uzun uzadıya dinledi. Mekke müşrikleri, akıllarına gelebilen bütün iftiraları ortaya döktü ve Necaşî’ye tesir etmeye çalıştılar. Ama Necaşî, mürüvvet âbidesi bir insandı. Kendisine dehalet etmiş bu insanları böyle sudan bahanelerle dışarıya atamazdı. Bu düşüncelerini bizzat Kureyş’ten gelen heyete de söyledi. Onları dinlemedikçe bu konuda bir hükme varmayacağını açıkça ifade etti. Nihayet Müslümanlardan bir grup saraya davet edildi. Başlarında Cafer b. Ebî Talib (radıyallâhu anh) vardı. Mekke’nin en soylu insanlarından olan Cafer, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) amcasının oğluydu. Hz. Ali’nin (radıyallâhu anh) de büyük kardeşiydi. Müslümanlar, sözcü olarak onu seçmişlerdi. Aralarında bir birlik ve vahdet vardı. Sanki tek vücut, tek bünye gibiydiler. Ve onların bu birbirlerine bağlılıkları gözden kaçacak gibi de değildi.
Hükümdarın huzuruna girenler secde ederlerdi. Bu, o günün protokolü sayılırdı. Ama Müslümanlar, krala secde etmediler. Çünkü bir Müslümanın Allah’tan başkasına secde etmesi caiz değildi. Onların bu davranışı müşrik heyetini sevindirmişti. Şimdi Necaşî kızıp, bunları huzurundan kovabilir diye düşünüyorlardı. Ama Necaşî, yukarıda da arz ettiğimiz gibi, bir fazilet timsaliydi. Günümüzde demokrasiyi temsil ettiklerini söyleyenler, keşke on dört asır evvel yaşamış bu Habeşli’deki demokrasiyi temsil edebilselerdi! İşte o zaman söylediklerinde bir hakikat payı bulunabilirdi!
Necaşî, Müslümanlara bazı sorular sordu. Cevabı Cafer verdi: “Biz, cahil bir kavimdik. İçki içer, kumar oynar, zina eder, insan öldürürdük. Bütün kötülükleri irtikâp eder; fakat tek faziletli iş işlemezdik. (Yirminci asrın cahiliyesi de öyle değil mi?). Allah (celle celâluhu), içimizden bir peygamber gönderdi. O bize doğru yolu gösterdi. Bizi her türlü kötülükten çekip çıkardı ve her türlü faziletle donattı…”