Bu noktada bir fikir vermesi açısından yaşadığım bir iki hâdiseyi size nakletmek istiyorum. İlk defa kendi köyümüzde vaaz ettiğimde on beş-on altı yaşlarındaydım. Bugünden o günlere bakınca hayret ediyorum; o köylüler ne terbiyeli, ne alçak gönüllü insanlarmış! Babam dedem yaşındaki insanlar, kendilerinden çok küçük yaşta olan birisini dinliyorlardı. Onlara öğle vaazında Tenbîhu’l-gâfilîn’den, ikindi vaazında da Dürretü’l-vâizîn’den ders yapıyordum. Yerine göre Beyzâvî gibi eserlerden de istifade ederek Kur’ân âyetlerini tefsir ediyor, yer yer de menkıbe ve kıssalara yer veriyordum. Akşamları da İbrahim Halebî Hazretleri’nin Gunyetü’l-mütemellî fî şerhi Münyeti’l-musallî’sinden fıkha dair meseleleri arz ediyordum.
Tenbîhu’l-gâfilîn’den ihlâs konusunu anlatmaya başlamıştım. Demek ki cemaat, derin bir muhasebe duygusuyla öyle sıkılmış, öyle bunalmış ki içlerinden bazıları, “Yahu kim bunu bu seviyede götürebilir ki!” demişti. Ellili yılların Osmanlı nesliydi onlar. Dinî hayatın yaşanmaması için âdeta tepelerine balyozlar inmesine ve üst üste travmalar yaşamış olmalarına rağmen o günkü dinî telâkkinin bakiyyesiyle meseleyi bu şekilde algılamaları hayret vericidir! İhlâs mevzuundan sonra Cehennem bahsine geçmiştim. Bir gün, iki gün derken içlerinden bazıları hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Bir gün camiden çıkarken hâlâ isimlerini unutmadığım bir iki insan yanıma sokulmuş, “Hocam, Allah aşkına, Allah’ın bir de Cennet’i yok mu? Bittik biz!” demişti. Üzerinden elli seneden fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen bu durumu hiç unutmam ve hâlâ o zatların hâlleri gözümün önünde tüllenir. Daha sonraki yıllarda büyük camilerde vaaz ederken bile o kalabalıklar içinde meseleleri bu ölçüde engin bir vicdanla karşılayan çok az insana rastlamışımdır.