İçeriğe geç

Bu arada şunu da belirtmemiz gerekir ki, dinî hassasiyet ve derinlikleriyle zirveleri tuttukları hâlde düşünce ve mülâhazalarını herkese göre kalibre ederek sunabilen mânâ âleminin pek çok kahramanı da vardır ki, biz onlara “Dava-yı nübüvvetin vârisleri” diyoruz. Onlar bir taraftan yüce hakikatleri, ulvî meseleleri zirvelerde kavrar, her zaman şahikalara açık durur ve ona göre bir hayat yaşarlar. Diğer taraftan yukarılardan çok derince aldıkları o meseleleri bizim seviyemize inerek, bizim üslûbumuzla anlatma maharetini gösterirler. Başka bir ifadeyle dava-yı nübüvvetin vârisleri, avamın seviyesini nazar-ı itibara alarak hareket ederler. Bu aynı zamanda ilâhî ahlâktır. Çünkü ilâhî beyan, beşerin idrak seviyesini itibara alarak onlara seslenmiştir. Eğer Allah (celle celâluhu) kendi azametine uygun, vahidî veya celalî bir teveccühle bizimle konuşsaydı, gökler ötesinden gelen o beyan-ı ilâhîden hiçbir şey anlamaz ve Hazreti Musa gibi hepimiz bayılır yere düşerdik. Fakat Cenâb-ı Hak idrak seviyemizi gözetmiş ve ona göre bize hitapta bulunmuştur. Aynen bunun gibi, dava-yı nübüvvetin vârisleri de, farklı yorumlara çekilmeksizin, herhangi bir tevil ve tefsire uğratılmaksızın meseleler din-i mübîn-i İslâm’a göre nasıl anlaşılması gerekiyor ve insanların seviye ve konumu neyi iktiza ediyorsa, hak ve hakikatleri ona göre ifade etmeye çalışmışlardır.

Esasında sorunuzda ismi geçen Hüccetü’l-İslâm İmam Gazzâlî Hazretleri de umumu ilgilendiren pek çok meseleyi bu üslûp ve tarzda ele alıp insanlara sunmuştur. İhyâu ulûmi’d-dîn adlı eserine bakıldığında, bilhassa ibadet ü taat ve itikada müteallik meselelerin usûlü’d-din ulemasının ele alıp anlattığı tarzda ele alınıp takdim edildiği görülecektir. Tabiî bu gibi zatların, belli bir seviye ve konumu ihraz etmiş kişilere yönelik, bir mânâda onlara has beyanları da söz konusudur.

79