Bütün bunların sonucunda şunu söyleyebiliriz: Biz de has dairede konuştuğumuzda muhataplarımızın seviyesine göre, o büyük insanların hassasiyet ve derinliklerinden kareler arz edebilir, hayranlık uyandıran o hayatları imrendirici bir üslûpla takdim edip mütalaaya sunabiliriz. Fakat umuma konuşurken belki ibret olması açısından bir iki kareyle onlardan bahisler açsak da, genel üslûbumuz itibarıyla anlatacağımız hususların herkes için geçerli olabilecek objektif meseleler olmasına dikkat etmemiz gerekir.
Evet, dini yaşanmaz hâle getirmemek, getirip bu durumun mağlubu olmamak şartıyla kendi hakkımızda ince eleyip sık dokuyabilir, olabildiğimiz ölçüde hassas bir çizgide hayatımızı sürdürebiliriz. Fakat umum söz konusu olduğunda daireyi geniş tutmalı ve çevremize hep hüsnüzan nazarıyla bakmasını bilmeliyiz.
Meselâ halis bir mü’min kendisi hakkında, fiil veya tavır değil, rıza-ı ilâhîye muvafık olmadığını düşündüğü bir kısım tahayyül ve tasavvurlar için dahi günah işlemiş gibi ızdırap duyabilir; duyup nefsini yerden yere vurabilir; içinde bulunduğu imkânları rantabl değerlendiremeyişinin hesabını yaparak ahirette bunların yüzüne çarpılabileceği endişesini taşıyabilir. Aynı şekilde çevresinde bunca güzel insan bulunduğu hâlde onların güzelliklerinden hız almak suretiyle niye çıtayı daha yüksek tutmadığını, niçin daha yüksek uçmadığını sorgulayabilir. İşte kendisine bakarken bu mülâhazaları taşımakla birlikte başkalarına gelince en küçük bir râh-ı selâmet ihtimali taşıyan şahıs için, Rabbimizin ona karşı rahmet ve mağfiretiyle muamelede bulunacağı ve çok küçük amellerle onu Cennet’e koyabileceğini düşünmelidir. Her ne kadar bu iki mesele birbiriyle çelişkili gibi gözükse de bilinmesi gerekir ki, dava-yı nübüvvetin vârislerinin takip etmesi gereken peygamberâne bakış açısı işte budur.