Ben çok sükûtî insan tanıdım, geçenlerde bir yazıda da onlara dair ipuçları vermeye çalıştım. Konuşmaları icap ettiği yerde o insanların da bazen konuştukları olurdu ama onların söz ve beyanları daha ziyade hallerinden süzülen mânâları açmaya matuf, müphem hisleri şerhetme istikametinde ve gözsüzlere kapalı hakikatleri avamîleştirme yönünde olurdu. Onlar halleriyle seslendirdikleri sükûtî hutbeleriyle herkesi mestederlerdi. Onların hâl ve gönül derinliklerinden dolayı, dillerini bilen-bilmeyen hemen herkes ne demek istediklerini rahatlıkla anlar ve onlara büyülenirdi. Onların yanındayken “duydum, öğrendim ve inandım” yerine “gördüm, hissettim ve bende oldum” derdik. Konuşurken hikmet konuşurlardı. Sükût ederken de derin murakabe bakışlarıyla insanın âdeta içini delerlerdi. Çok kaynağa uğradım, çok çeşmenin başına gittim ama heyhat, hiçbirinde kovamı dolduramadım. Avare dolaştım, avare gezdim. Avare gezdiğime hâlim şahit değil mi? Ama laf ederken hikmet konuşan, sessiz dururken de tefekkür eden o sükûtîlerin sükûtu hâlâ üzerimde tesir icra eder.. onlarınki kristalleşmiş tefekkür, kristalleşmiş murakâbedir.. meselâ; İhramcızâde İsmail Efendi ile beraber olmuştum. Onca zaman içinde belki iki kelime ancak konuşmuştu. Ama boynunu bir yana kırıp boynu eğriymiş gibi saygıyla duruşu, diz üstü oturuşu, mahcup tavrı ve her hâline nüfuz eden, Allah’ın huzurunda olma havası bana çok tesir etmişti.