İçeriğe geç

Eğer bir insan, bütün eşyayı O’nu anlatan bir dil olarak görüyor, her şeyi O’ndan kabul ediyorsa; canlı-cansız her varlığı bir yönüyle O’nu gösteren, O’nu aksettiren aynalar şeklinde, O’nun mir’âtı olarak değerlendiriyorsa, üzerlerinde O’nun mührünü gördüğü, O’nun kudretini okuduğu, O’nu müşâhede ettiği ve O’nu duyduğu aynalara karşı alâka duyması da O’ndan ötürüdür. Şu kadar var ki, insan O’na karşı ne kadar alâka duyuyorsa, o aynalara karşı alâkası da o kadar derin olur. Bundan dolayı bazı büyükler, belki de bu münasebeti sezemeden doğrudan doğruya eşyaya karşı derin bir alâka duymuşlardır. Yani, bir yaprağa karşı dahi derin bir alâka duymuş, bir çöpe bile kıymet vermiş; onda, O’na dair çok değişik şeyler müşâhede etmiş.. etmiş fakat, ilk anda o münasebetin farkına varamamışlardır. O münasebetin farkına vardıkları zaman da gönülden bir “oh” çekmiş, derin bir huzur nefesi almışlardır. Üstad Hazretlerini bu mevzuda değerlendirme bize düşmez, onun ufku çok derindir, biz ona yetişemeyiz. Fakat, ister bir tefekkür hazinesi olan Yirmi Dördüncü Mektup’taki ifadelerine, ister Yirmi Altıncı Lem’a’daki ricâlara, isterseniz de Hastalar Risalesi’ndeki devalara bakın; onun bazı ızdıraplarına, gurbetinden şikâyet ettiği bazı hallerine şahit olacak ama bütün o sözleri aslında varlığa karşı derin bir aşk u alâkanın ifadeleri olarak okuyacaksınız. Önceki ızdırap ve gurbet gamzeden cümlelerin daha sonra huzur ve kurbet nağmelerine dönüştüğünü fark edeceksiniz. Nazarlarını eşyadan kurtarıp onların sahibine çevirdiği zaman, elem ve ızdıraplarının gittiğini, onların sebep olduğu yaralara âdeta merhem sürüldüğünü, her derde bir deva yaratan Allah’ın onun muvakkat gurbetlerini, elem ve hicranlarını da kendi varlığını duyurmak suretiyle ve ebedî saadet inancıyla izale ettiğini göreceksiniz.

147