Malumunuz olduğu üzere, bir dönemde “proletarya diktatörlüğü” adı altında, çalışanların oluşturduğu sosyal sınıfı hakim kılma iddialarıyla ortaya çıkanlar oldu. İnsanları bu sisteme itaat ettirmek isteyenler, sistemi oturtma bahanesiyle en korkunç silahları kullandı ve milyonlarca insan öldürdüler. Diktatörlüklerini âdeta insan cesetleri üzerine kurdular. Güya, işçiler arasından gelen ve elinin emeğiyle ekmeğini kazanan kimseler idareci olacak ve böylece halk kendi temsilcileriyle yönetilecekti. Evet, belki başa geçenlerin bazıları işçilerin arasında neş’et etmişti; fakat, çok geçmeden o sistem içinde de oligarşik bir azınlık doğmuştu. Öyle ki, bunlar, daha dün beraber mücadele ettikleri yoldaşlarını bile beğenmemeye, onları istihfaf etmeye ve “Sizin payınıza düşen dinlemek ve itaat etmektir; bizi dinleyin ve itaat edin!” demeye başlamışlardı. Zamanla, o derece tekebbüre girmişlerdi ki, Allah’a inanmadıklarından dolayı kendilerini ulûhiyet hakikatı yerine koyacak ya da ancak bir peygamberin çıkabileceği mevkiyi sahiplenecek kadar haddi aşmışlardı. Aslında, denebilir ki, Allah’a ve peygambere isyanlarının altında da bu farklılık ve üstünlük psikolojisi vardı. Çünkü, onların sapık düşüncelerine göre, söz konusu melekler, peygamberler ve hatta Allah bile olsa kendilerinin üstünde hiç kimse bulunamazdı. Nitekim, “Allah’ın kulu” tabirinden dahi rahatsızlık duyan insan biliyorum ki, “Bu ifade, insanlarda emir kulu olma duygusunu gıdıklıyor” diyerek, kendisine “Allah’ın kulu” denmesine isyan eden o insanın genel duygu ve düşüncesi de diğerlerininkinden farklı olmasa gerektir.