Evet, Medine döneminde gelen ruhsatlar, onları Mekkî olan azîmetlerden uzaklaştırmadı; kulluk yolunda bütün gayretlerini ortaya koymaktan vazgeçirmedi. Onlar hep Mekke teşrîinin mutlak hükümlerini esas aldılar ve azîmetler kuşağında yaşadılar. Meselâ; “Namazı ikâme et!” emrine kayıtsız, şartsız inkıyat etti ve hemen her gece yüzlerce rekât namaz kıldılar. Öyle ki, namaza karşı gösterdikleri teveccüh âdeta bir keramete dönüşüyordu; bast-ı zamana mazhar oluyor ve bir gecede birkaç yüz rekât namazı ikâme edebiliyorlardı. Onların arasında iki rekâtta Kur’ân-ı Kerim’i hatmeden insanlar bile vardı. Onlar, Medine-i Münevvere’de dinin objektif yanının halk seviyesinde tebliğ edildiği ve orada meselenin asgarî ve mecburî yönünün nazara verildiği inancıyla, “Allah Teâlâ’nın bizim üzerimizdeki ihsanları nâmütenâhîdir. Ömür boyu hiç başımızı kaldırmadan secde etsek, yine de bir gözün şükrünü dahi eda etmiş olamayız. Öyleyse, biz, kendi küçüklüğümüz ve Mevlâ-yı Müteâl’in azameti, kendi sıfırlığımız ve Rabbimizin nimetlerinin sonsuzluğu mülâhazası içinde Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edip ibadette bulunmalıyız. Evet, biz Medenî teşrîye saygılıyız ama Mekkî hükümlerle amel etmeliyiz!..” dediler ve ömürlerini bu istikamette değerlendirdiler. İşte, “subjektif mükellefiyet”in ifadesi olan bu mülâhaza, selef-i salîhinin büyüklüğüne çok yakışan bir duygunun neticesiydi ve herkesi değil sadece kendilerini bağlayan bir düşünceydi. Sahabe-i kiram başta olmak üzere, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn devrinde Ehlullah hep bu çizgide yaşadı; sonraki nesiller arasında yetişen Hak dostları da hep ilklerin izinde bu yolda yürüdüler.
Harem Dairesinin Âdâbı