İçeriğe geç

Aslında, kendisini i’lâ-yı kelimetullaha adayan ve bu yolla Allah’ın rızasını tahsil etmeye çalışan insanların hepsi ilâhî inayete mazhardır; Peygamberler başta olmak üzere dava-yı nübüvvetin her temsilcisi istisnasız Cenâb-ı Hakk’ın görüp gözetmesi altındadır. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de değişik vesilelerle bu hakikate işaret edilmektedir. Ezcümle; Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Rabbinin hükmüne sabret. Muhakkak ki, Sen bizim gözetimimiz altındasın. Rabbini hamd ile tesbih et.”3 denilmektedir. “Sana kimse ilişemez; çünkü, sen gözümüzün önündesin, bizim nezaretimizde sıyânet edilmektesin!” hitab-ı sübhanîsinin birinci muhatabı Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz’in, hicret esnasında, mağaranın ağzına kadar yaklaşan düşmanları görünce Habîb-i Ekrem adına endişelenen Hazreti Ebû Bekir’e “Sen hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir!” deyişi de işte o maiyyeti, o inayeti, o riayeti, o kilâeti ve o vekâleti ifade etmektedir.

Hazreti Nuh’un Gemisi ve Allah’ın İnayeti

Mevlâ-yı Müteâl’in Hazreti Nuh’a, “Artık halkından, daha önce inanmış olanlar dışında, hiç kimse iman etmeyecek. Öyleyse o kâfirlerin yaptıklarından dolayı kederlenme de, Bizim gözetimimiz altında ve vahyimiz doğrultusunda, gemiyi yap ve o zalimler lehinde Ben’den hiçbir ricada bulunma. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.”4 şeklindeki hitabında da ilâhî inayetin nazara verilmesi söz konusudur.

35