İçeriğe geç

Asıl konumuza dönecek olursak, evet, sofilik geleneğinde has mânâsıyla bir mürşidlik makamı olmuştur. Bu makamı ihraz eden önemli zatlar, kendilerine intisap eden insanları, firasetleriyle çok iyi okumuş, bazen yüzlerinden, bazen bakışlarından, bazen de gözlerinin iris’inden onların istidat ve kabiliyetlerini keşfetmiş; buna göre onları inkişafa sevk etmiş ve zamanı gelince değişik yerlerde irşadla vazifelendirmişlerdir. Bu açıdan eğer günümüzde de Hazreti Şah-ı Geylânî, Mevlâna Halid Bağdâdî, Muhammed Bahauddin Nakşibend, Alaaddin Attar ve Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî gibi hakiki mânâda her yönüyle derin mürşidler varsa, onların rahle-i tedrisinde bulunma, istidat ve kabiliyetlerin inkişafı adına çok önemlidir. Fakat şurası unutulmamalıdır ki, Cenâb-ı Hak içinde bulunulan zamanın ihtiyaç ve şartlarına göre farklı zamanlarda farklı şahısları, farklı metotlarla irşad vazifesiyle serfiraz kılmıştır.

Bu itibarla, denilebilir ki, şayet bugün Abdülkadir Geylânî Hazretleri olsaydı ve o, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) aslî mesajından mülhem olarak alıp o günün şartları ve ihtiyacına göre ortaya koyduğu irşad yol ve yöntemini günümüzde de aynen uygulamak isteseydi, bu durum günümüzün dertlerine çok fazla derman olmayacaktı. Aynı şekilde İmam Gazzâlî Hazretleri gibi kendisine Hüccetü’l-İslâm dedirtmiş yani İslâm’ın hakkaniyetine en büyük şahit olan zirve bir insan, o gün itibarıyla İslâm’ın karşısında yer alan batıl cereyanlara karşı mücadele adına kullandığı argümanları, bugün alıp günümüzün dertlerine bir reçete olarak yazsaydı, bu reçete, girift hâle gelmiş günümüz problemlerinin çözümü adına yeterli olmayacaktı.

173