Ancak burada bir hususu belirtmekte fayda var: Baştan buraya kadar söylediklerimiz cebrî kader ile alâkalıdır. Yani insan iradesinin söz konusu olmadığı, kâinatın umumunda carî olan kaderdir. Bu kader âlemşümuldür. Orada insanın iradesi asla nazara alınmaz. Allah (celle celâluhu) yaratır ve yaratacağı şeyi hiç kimseye sormaz. O, Cebbar’dır. Şu kadar var ki, her yaratmasında bir de hikmet vardır. Fakat hikmet bağlayıcı değildir. Zira Allah (celle celâluhu) فَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُۘ“O, her istediğini yapandır.”10 Dünya, yaratıldığı günden beri hem kendi etrafında hem de güneşin etrafında bu cebrî kaderin sevkiyle dönüp durmaktadır. Bu dönüşe hiç kimse “Dur!” diyemez. Güneş ile ay, amansız bir yarışa girmiştir. Bu yarışa hiç kimse set çekemez. Çünkü bu hareket ve bu yarışta tamamen cebrî bir kaderin hâkimiyeti vardır. Her şey o kadere boyun eğmek zorundadır.
3. KADER VİCDANÎ BİR MESELEDİR
Cenâb-ı Hakk’ın varlığını, Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamber oluşunu çeşitli ilmî delillerle ispat etmek mümkündür. Hatta öldükten sonra dirilme meselesini dahi ilmî delillerle ispat edebiliriz. Fakat kader öyle değildir. O hâlî ve vicdanî bir meseledir. İlmî ve nazarî değildir.
Dipnotlar
- 10 Bürûc sûresi, 85/16.