İçeriğe geç

Tabiî bütün bunlar âyet-i kerimeyi kendine nâzil olmuş gibi anlamaya, onu engin şekilde duymaya ve idrak etmeye bağlıdır. O temiz dimağ ve ısmarlama fetânet, Rabbimiz’in kendisinden istediği hususu o engin şuuruyla olağanüstü idrak etmişti. Kur’ân aynı şeyleri bizim için de ifade etmektedir. Bundan dolayı âyetin ifade ettiği mânâyı –mevzûun leh’in umumî olması itibariyle– sanki bize diyormuş gibi anlamalı ve bu anlamda onu vâhid-i kıyasî kabul etmeliyiz. Etsek bile acaba bu mesele saçlarımızda bir ak tüy meydana getirir mi? Bir geceliğine olsun uykularımızı kaçırır mı? Bir kerecik olsun yemekten iştahımızı keser mi? Selef-i sâlihîn arasında olduğu gibi bir defaya mahsus olsun, ahiret endişesi ile ayaklarımızı titretir mi..?

Bir keresinde Huzur-u Risalet-penahide bir âyet okunmuş ve Ensar’dan bir genç yere yıkılmıştı. Genç yere yığıldıktan biraz sonra vefat etmiş, sonra da Aleyhissalâtü vesselâm şöyle buyurmuştu: “Arkadaşınızı teçhiz edin. Allah korkusu onun yüreğini çatlattı.”[3] Aslına bakılırsa bizler de aynı hususlarla memur bulunuyoruz ve zannediyorum o zaman hayatımızı, kalbimizi ve letâifimizi yokladığımızda istikamet içinde olup olmadığımızı anlayacağız.

İstikametin kahramanları başta Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sonra da O’nun sâdık yârânları olan ashabıdır. Çünkü Efendimiz bir yerde insanların bazısının ehl-i hidayet ve saadet, diğer bazısının da ehl-i dalâlet olduğunu beyan buyurduktan sonra ashabın, hidayet zümresinin kim olduğunu sorması üzerine, doğru yolu tarif adına şöyle buyurmuşlardır: مَا اَنَا عَلَيْهِ وَ اَصْحَابِي “Ben ve ashabımın üzerinde olduğu yolda yürüyenlerdir.”[4]

202