İçeriğe geç

Böyle bir çobanın ilâh telâkkisini ele aldığımızda, onun ulûhiyet mevzuunda çok ileri gidip derin düşünemeyeceği açıktır. Asrımızda ise bütün meseleler o kadar vuzuhla ortaya konmuştur ki, bu asrın insanının ilmi, irfanı ve iz’ânı karşısında ulûhiyet anlayışını düşündüğümüzde böyle bir anlayış kendine göre kulluk ister. İşte ümmet-i Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu irfana göre geniş çapta ve geniş dairede bir kullukla vazifelendirilmiştir.

Hazreti Âdem’den Efendimiz’e kadar kademe kademe değişse de, onlara kendi anlayış, kendi irfan ve iz’ânlarına göre vazifeler verilmiştir. Bizimki daha köklü, daha derin, fakat –şayet ubûdiyetten namaz kılmayı, el açıp yalvarmayı anlıyorsak– ubûdiyetin aslında bir değişme olmadığı kanaatindeyim. Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberlikle serfirâz kılınmadan önce de şu anda bizim yaptığımız ibadetlere benzer ibadetler yapıyorlardı. Mesela, Kâbe’yi tavaf ediyor, namaz kılıyor ve Allah’ı anıyorlardı. İbadet için halktan uzak bir yere çekiliyor ve “tehannüs” yapıyorlardı. Gâr-ı Hira ufkundaki hazırlık dönemiyle alâkalı hadis-i şeriflere bakılabilir.[2]

[1] Mevlâna, Mesnevî 2/396-399[2] Buhârî, bed’ü’l-vahy 3; Müslim, îmân 252.

226