Mevlâna hem edebî yönü, hem tasavvufî cephesi, hem de tefekkür ufku itibariyle fevkalâde bir zattır. Onun, bu derinliği sayesinde tesir sahası da çok geniş olmuştur. Mevlâna nazarını çok ilerilere tevcih etmiş ve baktığı ufka sözünü ulaştırabilmiştir. O, ayağıyla nazarı (görüşü) bir araya gelmiş nadide büyüklerden birisidir. Hindistan’a, on dokuzuncu asrın sonunda mânevî bir hayat üfleyen Muhammed İkbal, onun tesirinde bir insandır. Muhammed İkbal’e Pakistan’ın mânevî kurucusu derler. O, Mevlâna’nın Mesnevî, Fîhi Mâ Fîh ve Dîvân-ı Kebîr gibi eserlerini okumuş ve Zebur-u Acem, Esrâr-ı Hodî, Rumûz-u Bi-hodî, Câvidnâme gibi eserlerini tamamen onun ilhamlarına bağlı ortaya koymuştur.
Ama ne acıdır ki günümüzde her şeyin tahrip edilmesi ve her sözün değişik bir istikamete çekilmesi gibi Hazreti Mevlâna’nın bazı sözleri ve kitapları da onun düşünce ve anlayışının aksine kullanılmak istenmiştir ve istenmektedir. Dolayısıyla da bugün iki çeşit Mevlâna var gibidir: Biri, Allah’ın makbul kulu, velîlerin sevdiği, fukahanın kendisine saygı duyduğu, kendi sahasında devrine göre bir tecdit yapmış Mevlâna; diğeri ise müsteşriklerin yorumları içindeki Mevlâna. Bu ikincilerin yorumlarındaki mistik ve yogi tipindeki Mevlâna’yı, bizim bildiğimiz ve yer yer kendisinden yararlandığımız Mevlâna’yla karıştırmamak lâzımdır.