Birincisi, “Hiç kimse Cenâb-ı Hakk’a karşı adaletsizlik ve haksızlık isnadında bulunamaz.” ifadesini bir kanun olarak kabullenmemiz lâzımdır. Bu arada adalet konusunun doğru anlaşılması da çok önemlidir. İsterseniz konuyu şöyle açabiliriz. Mesela, bir işçi, patronunun yanında çalışır ve dolayısıyla da belli bir hakka sahip olur. Patron, işçinin elde ettiği o hakkı ona vermezse adaletsizlik etmiş olur. Ama bir kişi hiç çalıştırmadığı kimselere bahşiş olarak bir şeyler takdir buyursa; bazılarına az, bazılarına da biraz daha fazla verse, kimsenin bu kişiye “Adaletsizlik yaptın!” demeye hakkı yoktur. Çünkü kendilerine bahşiş verilenler bunlara istihkak kazanmamışlardır. O zat bunu lütuf, merhamet ve ihsan olarak yapıyor demektir. Binaenaleyh Allah’a adaletsizlik isnat eden kimseler evvelâ Cenâb-ı Hakk’a ne verdiklerini ve hangi amelle Allah’ın lütuflarına mukabele ettiklerini düşünmelidirler. Zannediyorum bunun sonucunda kendilerine bir kısım az takdirlerden ötürü “Bana az verildi.” iddiasıyla, Allah’a adaletsizlik isnat etmekten utanacaklardır.
Adalet, “adl” kökünden gelir. Adl ise terazinin iki kefesinin birbirine denk olması veya atın üzerine konan yükün iki tarafının birbirine eşit olması demektir. Adaletin sözünün edildiği her zaman zannediyorum insanın gözünün önünde hemen bir terazi tecessüm eder. Onun için adliyede de terazi bir simge olarak kullanılagelmiştir.Terazide bir kefe değil, iki kefe vardır. Bir kefeye kilo, diğerine de mal konulur. O kilonun karşılığında para verilir ve malın bulunduğu kefenin içindeki şeyler satın alınır. Bu verip-alma bir muvazene ve muadeleden ibarettir ki işte adalet de budur.