Bu noktada durup yanlış anlaşılabilecek bir hususa dikkatleri çekmekte yarar var: “Kendi değerlerimize yönelme, öze dönme, kendi ruhumuzu arama” derken, kastedilen “içe kapanma, sadece geçmişi yaşama, maziye hapsolma” şeklindeki bir anlayış değildir. Zira var olabilmenin, varlığını sürdürebilmenin en önemli esası kendini yenileyebilmektir. Kendini yenileme irade ve cehdini gösteremeyenler ise canı çekilmiş ceset gibi, çürümeye, dağılmaya maruz kalır. Fakat şurası da hiçbir zaman unutulmamalı ki, gerçek yenilenme, kök ve çekirdekteki safvetin korunması, verâset yoluyla geçmişten süzülüp gelen bütün kıymetlerin bilinmesi; bilinip onların hâlihazırdaki düşünce ve irfan buğularıyla sentezinin yapılmasıyla mümkündür. Köklerinden kopuk bir ağacın meyve verdiği görülmüş müdür? Böyle bir ağacın değil meyve vermesi, ayakta durması bile mümkün değildir. İşte toplumlar da tarih boyu kazandıkları ve nesilden nesile intikal ettirdikleri değerlere bağlı kalıp, yaşadıkları çağın getirdiği zenginliklerden istifade ederek köklerine bağlı inkişaf ettikleri takdirde ayakta kalıp meyve verebilirler. Bu itibarla bizim “öze dönmek”ten, “kendi ruhumuzu aramak”tan kasdımız, maziden tevârüs ettiğimiz âlemşümul değerleri, dinin ruhu ve ilmin ışığıyla bugün yeniden kendi kültür potamızda yoğurup şekillendirme; kendi düşünce tarzımızın, hayat felsefemizin, medeniyet telakkimizin çerçevesini kendi hür irade ve tercihlerimizle ortaya koyabilmektir.
İşte baştan sona tetkik edildiğinde görüleceği üzere, soru-cevaplardan oluşan elinizde tuttuğunuz bu eser, kendi ruhumuzu keşfetme yolundaki böyle bir niyet ve azmin, böyle bir cehd ve gayretin sonucudur. Sorulan sorular, unutturulmaya çalışılan değerlerimize insanımızın yeniden yönelişinin, onları aslî kaynaklarıyla öğrenme arzu ve isteğinin bir neticesi; bu sorulara verilen cevaplar ise, muhataplarının gönüllerine o diriltici ruhu üfleme heyecanının, kendimiz olma çırpınışlarının bir meyvesidir.