Burada, tevhidin mertebeleri derken, yukarıda kısaca tarif ettiğimiz ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn mertebeleri kastedilmektedir. Evet, yakîn’in veya yakînî bilginin mertebeleri de diyebileceğimiz bu mertebelerin işte böyle kendi içlerinde ayrı ayrı dereceleri vardır.
İlme’l-yakîn noktasında herkesin kâinat kitabından alacağı dersler farklı farklıdır. Bir çobanın kâinat kitabından ilmen alacağı bir ders vardır ama, bu oldukça basittir. Kâinat kitabını okumada çok derinleşmiş, hem ehl-i kalb hem de ehl-i ilim bir insanın bu kitaptan alacağı mânâ ise çok buudlu ve çok derindir. Bu mevzuda, saffetiyle ilerlemiş asfiyadan bazı kimselerin kâinat kitabından aldıkları ilme’l-yakîn seviyesindeki mârifetin buudları ise çok daha engindir...
Ayne’l-yakîn hususunda da insanlar arasında seviye farklılıklar söz konusudur. Gözleri küsuf tutmuş kimseler ile, keskin bakışlı basiret ehlinin bakışları ve gördükleri şeylerden anladıkları mânâlar farklı farklıdır. Mesela, bazı ehl-i kitap, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gördüler, ancak peygamberliği hakkında bakış farklılığına yenik düştüler.. evet, gördüler ama anlayamadılar. Mesela, Huyey İbn Ahtab, Efendimiz’in huzuruna geldiği zaman, onun da anladığı bir mânâ oldu; onun için de bir şey ifade etti Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) görmek.[1] Ama aynı durum Abdullah İbn Selâm için daha farklı olmuştu. O, Efendimiz’in huzuruna gelince, sadece baktı ve başka bir şey arama lüzumu hissetmeden: “Bu simada yalan yok.” dedi ve kelime-i şehâdet getirerek iman etti.[2] Zira o, Tevrat ve İncil’i çok iyi biliyordu. “Nebi nasıl olur? Tavır ve davranışları nasıldır?...” bu sorularının cevabına vâkıftı.