İçeriğe geç

Bu konuyu irdeleyen Hazreti Bediüzzaman, “Bir harf kendi zatına bir harf miktarı –o da bir vecihle– delâlet eder. Kâtibine çok vecihlerle delâlet eder. Ve kâtibini, bakanlara tarif ve tavsif eder.”177 diyerek meseleye vüzuh kazandırır. Mesela, insan bir “kâf” harfi görse, o kendisine ancak o kadar delâlet eder. Ama bu “kâf” başta kâtibi olmak üzere pek çok şeye çok yönlerle delâlet eder. Evvela, bu harfin yazılması için bir mürekkep lazımdır. Mürekkep, kendisini yapan bir mürekkip olmadan meydana gelemez. Demek ki, mürekkep mürekkibe delâlet ediyor. Aynı zamanda o harf, mürekkebin terkibindeki maddeleri gösterir. Kamıştan veya demirden bir kalem, kâtibin eli, harf yazmasını bilen bir iradesi ve mânâ ile harfi ortaya koyan bir dimağının olduğunu çok açık olarak belli eder. Buna göre demek ki “kâf” o küçücük boyuyla minare kadar şeylere delâlet ediyor.

Bu misalden hareketle, bir insanın o muhteşem simasına baktığımızda görürüz ki, Hazreti Âdem’den (aleyhisselâm) bugüne kadar gelen simaların hiçbiri diğerinin aynı değil. Âyet bunu Allah’ın (celle celâluhu) varlığına ve tevhide alâmet olarak bildirir.178 Hatta simadan daha küçük parmak uçlarında dahi insanlar birbirinin aynı değildir.179 İstidradi olarak söyleyelim ki, henüz parmak izinin bile bilinmediği bir dönemde parmak izine parmak basması, Kur’ân’ın ebedî bir mucize olduğunu çok açık bir şekilde gösterir. Nitekim günümüzde Emniyet, parmak izlerini takip ederek suçluyu buluyor.

239