Her şeyden evvel Müslümanların ortaya koyacağı müsavatın temelinde, tek bir arpadan dahi Allah’a hesap vereceğine inanmış vicdanlı insanların mevcudiyeti söz konusudur. Hazreti Osman (radıyallâhu anh), işte bu müsavatı temsil ediyordu. O halife olduğu zaman, dünyaya “Sağdan hizaya gel!” komutunu verecek bir mevkide bulunuyordu. Buna rağmen koca halife, mescidin içinde, başının altında kumdan bir yastıkla istirahat edebiliyordu ve topluma örnek oluyordu. Bir gün o, yanlışlıkla hizmetçisinin kulağını çekmiş, sonra buna çok pişman olmuştu. Hiçmetçisini çağırmış ve ona “Çek kulağımı!” demişti. Zira o biliyordu ki, kulağı burada çekilmezse mutlaka ahirette çekilecektir.
Evet, Halife kendi yanında çalışana kendini eşit tutuyordu. Böyle bir hareketse, vicdanda bulunan bir mânâya dayanıyordu ki bu, ihya edilmedikten sonra gerçek mânâda kat’iyen müsavat olmaz.
Sahabenin (radıyallâhu anhüm ecmaîn), müsavatı nasıl gözettiğini gösteren vak’alardan birisi de Hazreti Said İbn Âmir’e (radıyallâhu anh) aittir. O, belki Türkiye kadar bir eyaletin valisiydi. Bir gün çarıklarını sopasının ucuna takmış olarak halifenin huzuruna gelmiş ve kendisinin artık valilik yapamayacağını belirterek görevden ayrılmak istediğini arz etmişti. Halife bunun sebebini sorunca da, karşısına muhakeme olmak üzere bir zimminin geldiğini anlatmış ve muhakeme esnasında bir ara canı sıkılarak zimmiye “Allah cezanı versin!” anlamına gelen bir şeyler söylemişti. Bundan dolayı o, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Kim bir zimmiye eziyet ederse, onun hasmı benim.”61 hadisini düşünüp görevden alınmak istiyordu. İslâm’ın getirdiği müsavatta vali ile –zimmî bile olsa– halk arasında böyle bir eşitlik vardı.