İçeriğe geç

Şimdi bu misaller ışığında meselemize gelelim. Kur’ân-ı Kerim’de tenezzülât-ı ilâhiye vardır. Onda beşerin idrak seviyesi nazar-ı itibara alınmıştır. Yani Kur’ân insanlara, insanların anladığı dille konuşmuştur. Ancak biz, Kelâm-ı ilâhiyi Ebû Hanife’nin ufkuyla, yani onun mimarî çizgilerini göstermesiyle, İmam Şafiî’nin tarifiyle, Ahmed İbn Hanbel’in ince edasıyla, İmam Mâlik’in hassas bakışıyla takip edersek bir şeyler anlarız. Daha sonra belki biz de ondan yeni bir şeyler çıkarma durumuna gelebiliriz. Gözümüzün muhteşem bir sanat âbidesini sadece görmesi o eseri anlamamıza yetmez. O eserin anlaşılması için kafada o konuyla alâkalı bir malumatın olması da gerekir.

Onun için bir kimsenin Kur’ân’ı ve Kur’ân’ın ihtiva ettiği ilimleri işin uzmanı kimselerden dinlemeden, –en basitinden– makâsıd-i ilâhiyeyi (ilâhî maksatlar) anlaması mümkün değildir. Zira görüyoruz ki, Asr-ı Saadet’te zulmetten nura bir hamlede çıkan, cihanın iki büyük imparatorluğunu idare etmekle zekalarını pratikte gösteren o zeki cemaat, bizzat esbab-ı nüzule (âyetlerin iniş sebepleri) şahit olmalarına rağmen, devamlı Resûl-i Ekrem’e (aleyhissalâtü vesselâm), “Ya Resûlallah! Cenab-ı Hak burada ne buyurmak istedi?” diye tabiri caizse hep sorup durmuşlardır. Hiçbir âyet yoktur ki, Hazreti Âişe Validemiz onu kurcalayıp da o mevzuda Fahr-i Kâinat Efendimiz’e soru sormuş olmasın. Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) kelâle âyetiyle69 alâkalı şöyle demektedir: “Ben pek çok defa kelâle hakkında Resûl-i Ekrem’e müracaat ettim. O, elini göğsüme vurdu ve bana, ‘Sûre-i Nisâ’nın sonundaki âyet sana yeter ya Ömer.’ dedi. Ah hayatta olsaydı da bir kere daha sorsaydım!”70

112