Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, her mesele, hususiyle bu mesele dinî ise mutlaka bir uzman ister. Evet, herkes elini nabzına götürdüğü zaman nabzının atışlarını duyar ama, kalbde bir taşikardi (kalb atışlarının hızlanması) var mı, yok mu onu ancak hekim, yani uzman olan anlar.
Kur’ân, Allah kelâmıdır. Beşer onu anlar. Ancak Kur’ân, madem hadislerle şerh edilmiş, öyleyse en azından Kur’ân hakkında malumat sahibi olabilmek için fiiliyle, kavliyle ve takririyle Resûl-i Ekrem’i (aleyhissalâtü vesselâm) bilmek, ashabı (radıyallâhu anhüm ecmaîn) tanımak gerekir ki bu da o konuda dirsek çürütmeye bağlıdır. Boş boş kahvehane köşelerinde oturanlar bunu anlayamaz.
Burada bir misal daha vermek istiyorum: Cahit Sıtkı Tarancı’dan iki mısra okuyalım. Pek çok insan Karacaoğlan’ın türküleriyle onun mısraları arasında bir fark göremeyebilir. Yine büyük dimağ Shakespeare’den iki satırlık bir şey mütalâa edelim. Sonra da bir çobanın şiirini getirip ikisini kıyaslayalım. Pek çok insan ikisi arasında bir fark görmeyebilir. Ancak onlardan birisi Shakespeare, diğeri ise bir çobandır. Şimdi bu iki şeyi bile ayırt edemeyen bir insan, Ebû Hanife veya İmam Şafiî gibi kelâm-ı ilâhiden nasıl hüküm istinbat etsin? Bu, mümkün değildir. Evvela, kişinin Arap dilini kendi karakteri içinde kavraması, esbab-ı nüzulü, her âyet münasebetiyle Efendimiz’den (aleyhissalâtü vesselâm) kavlen, fiilen ve takriren sâdır olan hadisleri ve sahabinin bunları nasıl anladığını bilmesi gerekir.