Ümmet-i Muhammed içinde de bazı kimselerin, seyr u sülûk-i ruhanisiyle seyahat ederken belli konaklara uğraması, vücud, şuhud, fark ve cem gibi bazı mertebelerden geçmesi her zaman söz konusu olsa da burada yol da başkadır, hedef de. Mevzuu bir misalle müşahhaslaştıralım: Bir paşa veya padişahın huzuruna çıkmak isteyen kimse, daha ilk kapıdan içeriye girmekle bir kısım merasime tâbi olur. Mesela kışlanın ilk girişinde onu bir nöbetçi görür. Daha ileriye gittiğinde orada bir çavuş, başçavuş veya üst rütbeli bir subayla karşılaşır. Daha sonra paşanın derecesine göre yakınında bulunan bir odada yaverini görmesi gerekir ve ondan sonra ancak o zatın huzuruna çıkar. Aynı zamanda bu menzillerden her birinde daha evvelki menzilden geçmiştir diye o kimsenin göğsüne bir nişan takılır ve onun hangi makamda olduğu göğsüne takılan bu nişanla bilinir ve tanınır. Aynen bunun gibi, seyr-i ruhanî ve seyr u sülûkta mertebeler kat eden bir insan da bu türlü menzillere uğrar. O insanın seyr fillâha kadar tamamladığı bu seyahatte uğradığı makamların her birisinin muamelesi ve tezahürü başkadır. Kapının önündeki asker sadece bir selâm çakar. Onun iltifatı bu kadardır. İleriye gittiği zaman kumandanlık seviyesinde bir yere uğrarsa kendisine çay ikram edilir. Şayet paşaya kadar çıkabilir veya onun yaveriyle muhatap olabilir ve o huzur ve makamın âdâb u erkânına riayet ederse kendisine baklava ısmarlanır. Bu durumda o makama –biraz da latîfe ile ifade edecek olursak– “makamu’l-baklava”, diğerine “makamu’ş-şây”, öbürüne ise “makamu’s-selâm” denebilir.