Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Talib’in iman etmesini çok arzu etmişti. Hatta ölüm döşeğinde iken, “Amcacığım, ne olur bir kere ‘Lâ ilâhe illallah’ de ki, ahirette sana şefaat edeyim.” şeklindeki ısrarına rağmen başında şeytan gibi duran Ebû Cehil ve Abdullah İbn Ebî Ümeyye gibi kimseler, “Zinhar, atalarının dininden dönme!” diyerek ona engel olmuşlardı. Ebû Talip hayata gözlerini yumarken, “Ben Abdülmuttalib’in yolunda ölüyorum.” demişti. Efendimiz ise çok mahzun ve mükedder bir şekilde yanından ayrılmıştı.32 Bu, başkalarını çok sevse dahi insanın kendi yakınlarının Cennet veya Cehennem’e gitmesinin onun için ayrı bir mânâ taşıdığını ifade etmektedir.
Öyleyse bir mü’min, وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ ferman-ı sübhânisine binaen, irşada evvela yakınlarından başlamalıdır. Mesela babam –Allah makamını Cennet etsin!– bana dinimi diyanetimi öğretti, ilk Arapça hocalığımı yaptı, hafızlığımı yaptırdı ve inhiraf etmemem için çok dikkat etti. Ancak bazen aklıma “Acaba babam Cennetlik mi?” diye geliyor, aksini düşününce de ödüm kopuyor, yüreğim ağzıma geliyor. Çünkü bir insanın said mi, şaki mi olduğunu biz bilemeyiz. Nitekim Allah Resûlü bizzat kendisi, yanındaki bir insanı, vefat eden birisine Cennetlik dediği için “Ben peygamberken bilemiyorum. Sen nereden biliyorsun?” diyerek itap etmişti.33