Rahmetin, dolayısıyla fetanetin ayrı bir buudu da, Allah Resûlü’nün keremidir. Şimdi de bu hususu biraz açalım:
Kerem; iyilikseverlik ve ikram etme hasleti demektir. Araplarda kerem, çok mergup bir sıfattır. Hatta cahiliye şiirini kurcaladığınız zaman, o devir Arab’ının şu hususlarla övündüğünü görürsünüz: Biz, misafirlerimize, şu kadar koyun, şu kadar sığır, şu kadar deve boğazlayıp ikram ettik. Evet, misafire gösterilen cömertçe ikram, onların birer övünç vesilesiydi ki, bu hususta kabile ve oymaklar âdeta birbirleriyle yarışırlardı. Tabiî bunlar yaptıkları her şeyi bencillik hesabına yapıyorlardı.
İşte, cömertlik ve keremin böyle revaçta olduğu bir zamanda, onlar arasında kerimlerden kerim bir Zât zuhur etti. O’nun keremini görünce herkesin dili tutuldu. Bu kerim Zât, yaptığını sadece Allah için yapıyor, birisine dünyayı bağışlasa ondan tek kelime dahi bahsetmiyordu. Hatta, şiirlerinde O’nun cömertliğini anlatan mısralara yer veren şairlerin bu ifadelerini dahi hiç mi hiç kabullenmiyor ve onların sözlerini, “Ekremü’l-Ekremîn” olan Allah’a izafe ve havale ediyordu.
O bir mir’ât-ı mücellâ idi ki, Cenâb-ı Hakk’ın “Kerîm” ismi O’nda tecellî ile kendini gösteriyordu. O, her mevzuda olduğu gibi bu mevzuda da Cenâb-ı Hakk’ın en zirvede bir halifesiydi.. ve yeryüzünde O’ndan daha kerim bir ikinci insan gösterilemezdi.