İçeriğe geç

Bundan ötürü, fenâ ve zevâle, kesip biçen bir kılıç nazarıyla bakmaktan daha çok, tımar eden, aşılayan bir el ve neşter nazarıyla bakmak daha muvafıktır. Hatta, bir bakıma, fenâ ve zevâli zatî görmek de sakat ve hatalı bir anlayıştır. Zira mutlak yokluk kat’iyen bahis mevzuu değildir. Bilakis her şey, bizim dar müşâhede buudlarımıza göre kaybolur, misalî ve ilmî hüviyetiyle, hafızalarımızdan Levh-i Mahfuz’a ve nihayet bütün eşyayı kuşatan geniş daire-i ilme kadar, değişik buudlarda ve buudlar ötesi âlemlerde farklı mahiyetlerle varlıklarını sürdürürler. Âdeta her şey, bir tohum hâlinde çürür, bir çiçek hâlinde pörsür gider; fakat, ruhu ve özü, binlerce başak ve tomurcukta devamlılığa erer.

Şimdi değişik bir zaviyeden tekrar suale dönelim. Her şey ölüme değil de hayata dayansaydı, yani hiçbir şey fenâ ve zevâl bulmasaydı; varlık, varolma içinde dalgalanıp dursaydı da, eşya ve hâdiseler tek taraflı işleseydi ne olurdu?

Evvelâ, geçen hususlar, ölümün bir rahmet ve hikmet eseri olduğuna kanaat vermekle beraber, diyebiliriz ki; ölümün rahmete dayanmasına mukabil, âlemşümul ölümsüzlük, öylesine bir abesiyet ve öyle korkunç bir felâkettir ki; eğer olduğu gibi tasvir etme imkânı olsaydı, insanlar ölüme değil de, ona ağlayacak ve ona âh u vâh edeceklerdi!..

194