Biz de öyle davranmalıyız. Irmak ırmak erâcif yığınlarının aktığı çarşı pazarda dolaşacak.. hoca ve talebe olarak okul ve üniversitelere gidecek.. bir kısım mânevî sıkıntılara katlanacak, maddî-mânevî füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunacak, hatta çok defa Cenâb-ı Hakk’a (celle celâluhu) yakınlık ve kurbiyetin mânâsı olan, vilâyet yollarını iradî-gayri iradî kendi hesabımıza tıkayacak ve öyle diğergâm olacağız ki, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cennetlere dahi cezbedilip kalmadığı, halkın içine döndüğü gibi, biz de O’nun bu ahlâkıyla ahlâklanacak ve Allah Resûlü’nün getirdiği büyük hakikati temsil etmeye çalışacağız. Böyle, ateş üzerinde duruyorcasına dünyada duranlar, hiçbir zaman dünyanın fena ve fâni yüzüne gönül kaptırmaz ve onunla meşgul olmazlar. Onlar daima halk arasında durur; ama hep Hak’la beraber olurlar…
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), cihan, ayağının altına serilirken dahi dünyadan istifadeyi düşünmemişti. Dünyaya teşrifiyle dünyadan ayrılışı aynı çizgide olmuştu.. teşriflerinde bir beze sarıp sarmalayıp beşiğine koymuşlardı.. irtihalinde de kaba bir beze…
Allah Resûlü, bütün hayat-ı seniyyelerinde medeniyetlere medeniyet dilendirecek bura ve öteler dengeli bir dünya kurma gayretinde oldu ve ömrünün sonuna kadar da bu yüce davadan zerre kadar taviz vermedi. Bütün hayatı boyunca nefsini Allah’a (celle celâluhu) teslim etmiş olmanın huzur ve itminanı içinde, O’nun rızasını kazanma ve insanlığı kurtarma yolunda oldu. Ne dünyanın zevk u safası, ne de yaşama sevdası hiçbir zaman O’nun bakışlarını bulandırmadı.